31 Temmuz 2015 Cuma

Atatürk ve İnönü Döneminde Basılan Dini Kitaplar

Atatürk, İnönü

Atatürk, Türk Devrimi ile hurafelerle ve boş inançlarla mücadele ederek akıl ve bilimin önünü açmak istemiştir. Bu mücadelesinde bir taraftan 15. yüzyıldan beri aklın ve bilimin merkezi olan Batı'ya yönelirken diğer taraftan Türk-İslam dünyasında aklın ve bilimin önünü kapatan çarpıtılmış, hurafelerle kaplanmış ve öz güzelliğini kaybetmiş İslam anlayışına savaş açmıştır. Bu nedenle de yüzyılların batıl itikatlarını din zanneden geleneksel İslami çevrelerle karşı karşıya gelmiştir.

Atatürk, Yeni Osmanlı ve Jöntürk aydınlarının başlattıkları ancak tamamlayamadıkları Dinde Öze Dönüş Projesi'ni geliştirip hayata geçirmiştir. Amacı Kur'an'-ı Kerim eksenli asıl/öz/saf/gerçek İslam'a dönüşü sağlamaktır.

Kur'an-ı Kerim'in Türkçe Tefsiri ve Tercümesi

Elmalılı Hamdi Yazır'ın Kur'an-ı Kerim meali ve tefsiri

Atatürk'ün isteği üzerine Diyanet İşleri Başkanlığı Kur'an'ın tefsir ve tercüme görevini, din alimi Elmalılı Hamdi Yazır ile dine hakim usta şair Mehmet Akif Ersoy'a vermiştir. Bu doğrultuda 1925'te Diyanet İşleri Başkanlığı, Elmalılı Hamdi Yazır ve Mehmet Akif Ersoy ile bir "Kur'an tefsir ve tercüme sözleşmesi" yapmıştır. 

Kur'an tefsir ve tercümesi görevini kabul eden Elmalılı Hamdi Yazır ve Mehmet Akif Ersoy hemen çalışmalara başlamıştır.Çalışmalarını Mısır'a giderek orada sürdüren Mehmet Akif, zaman içinde Kur'an'ı hakkıyla tercüme edemeyeceğini anlayarak tercüme işini yarım bırakmıştır.  Ancak Elmalılı Hamdi Yazır, Kur'an tefsir ve tercümesini 1935'te yapıp bitirmiştir. Elmalılı Hamdi Yazır'ın "Hak Dini Kur'an Dili" adını verdiği bu tefsir ve tercüme 9 ciltlik 6433 sayfalık dev bir eserdir. Bu eser, 1936-1939 yılları arasında Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 10 000 takım olarak bastırılıp Türkiye'nin her yerine ücretsiz olarak dağıtılmıştır. 

Elmalılı Hamdi Yazır'ın Hak Dini Kur'an Dili adlı Kur'an tefsirine Atatürk'ün katkısıyla bir önsöz yazılmıştır. Atatürk'ün kütüphanecisi Nuri Ulusu bu gerçeği şöyle ifade etmiştir: "Eserin bitiminde kendi katkısıyla Kur'an'ın gerçeğini ve Kur'an'la ilgili özellikleri açıklayan güzel bir önsöz hazırlandı ve basıma girdi."

Atatürk'ün işareti üzerine TBMM, sağlam hadis kaynaklarının Türkçeye tercüme edilmesi görevini Ahmet Naim Efendi'ye vermiştir. Ahmet Naim Efendi de dikkatli bir çalışma sonunda Buhari Tercüme ve Şerhi'ni hazırlamaya başlamış ancak eseri tamamlayamamıştır. Bunun üzerine eseri tamamlama görevi Kamil Miras Hoca'ya verilmiştir. Kamil Miras Hoca'nın 12 cilt olarak tamamladığı Buhari Hadislerinin Tercümesi ve Şerhi 1932'de bastırılıp Türkiye'nin her yanına yine ücretsiz olarak dağıtılmıştır. 

Cumhuriyet'in ilk 15 yılında Elmalılı Hamdi Yazır'ın 9 ciltlik dev eseri başta olmak üzere Kur'an tefsir ve tercümesiyle ilgili toplam 9 eser yazılıp yayımlanmıştır. Bu eserlerin toplam baskı adedi 100 000'e yakındır.

Cumhuriyet Çocuğunun Din Dersleri

Abdülbaki Gölpınarlı

Atatürk 1929'dan itibaren ilkokullarda okutulacak din dersi kitaplarını yeniden yazdırmıştır.

1929'da Muallim Abdülbaki'ye (Abdülbaki Gölpınarlı) Cumhuriyet Çocuğunun Din Dersleri adlı bir kitap yazdırıp bu kitabı ilkokulların üçüncü sınıfından itibaren okutmuştur.

Atatürk'ün, Maarif Vekaleti Talim ve Terbiye Dairesi'nin 88 numaralı kararıyla ilkokullarda ve köy okullarında okuttuğu Cumhuriyet Çocuğunun Din Dersleri adlı kitapta yazılanlardan bazıları şunlardır:

"Bugünkü Türklerin dini: İslam dini, İslam imanı, imanın düsturu: La İalhe İllallah, Muhammed'un Resulullah."

"İslam dinini insanlara öğreten zat: Hazreti Peygamber."

"ALLAH'A İMAN: Allah insanların kalplerinde yaşayan ulvi bir varlıktır. Allah büyük bir yaratıcı kudrettir. Allah sevgisi bütün ibadetlerin başı ve en büyüğüdür. Allah'ı bize tanıtan Hazreti Peygamber'dir. Allah zaman ve mekanın üstündedir."

"CAMİ: Müslümanların Allah'a ibadet için toplandıkları yerlere cami denir. Cami, okul gibi hepimizin, bütün milletin malıdır. İçindeki eşya da öyledir. Allah'a evlerimizde de ibadet edebiliriz. Fakat Allah camideki ibadeti daha çok sever. Çünkü onun faydası daha çoktur. Oradaki büyüklerden din işlerini öğreniriz. Birbirimizi tanırız, severiz. Birbirimizin halini anlarız. Birbirimize faydamız dokunur. Zaten Müslümanlık ayrılık dini değil, topluluk dinidir."

"İMAN: Müslümanlık Allah'a ve Müslümanlığı öğreten Peygamberimize inanmaktır. Allah ve Peygamber'e inanmaya iman deriz. Allah bu kainatı, bizi yaratan kudret sahibidir. O'nun ne olduğunu, nasıl olduğunu biz tamamıyla bilemeyiz, O çok büyüktür.

"Şu iki söz İslam imanını bildirir: La ilahe illallah Muhammedün Resulullah. Türkçesi; Allah birdir, ondan başka ilah yoktur. Muhammed de Allah'ın peygamberidir, demektir. İşte bu sözlerin anlamına inanan kimse Müslümandır. Görüyorsunuz ya çocuklar: Müslümanlık en kolay, en doğru dindir. Müslümanın kutsal kitabı Kur'an-ı Kerim'dir. Allah'ın emirleri bu kitapta yazılıdır. Biz Kur'an-ı Kerim'e çok hürmet ederiz. Bütün ahlak güzelliklerini bize öğreten bu kitaptır." 

"HZ. MUHAMMED: İslam dinini insanlara öğreten Hazreti Muhammed Arabistan'da Mekke şehrinde doğdu. (...) O vakitler Araplar hiç medeniyet bilmezlerdi; cahil, vahşi bir haldeydiler. Taşlara, putlara taparlar, kızlarını diri diri toprağa gömerlerdi. 

Açık fikirli Muhammed bu hallerden çok sıkılır, milletini doğru yola götürmeyi kendi kendine düşünürdü. Artık tamamıyla büyümüş olan genç Muhammed'i milleti çok severdi. O, hiç yalan söylemezdi. Düşünceleri daima doğruydu."

"Peygamberimiz İslam dinini insanlara anlatmaya, ‘Bu taş parçalarına, putlara tapınmayın, bunlardan insanlara ne iyilik gelir ne de fenalık. Alllah birdir ve büyüktür,’ demeye başladı. O vakit kendisi kırk yaşına gelmişti."

"Yüzü gayet güzel, kendisi sevimli olan Peygamberimizin ahlakı da güzeldi. Hiç kimseye fena muamele etmez; fakirlere, dul kadınlara, yetim çocuklara daima yardım eder, herkese doğru yolu gösterir, nasihat verirdi."

Kitabın en ilginç özelliklerinden biri, kitabın sonundaki "Kur'an-ı Kerim'deki Sözlerden" adlı kısa bölümdür. Bu bölümde Fatiha suresi ile İhlas suresinin önce yeni Türk harfleriyle  Arapça aslı sonra ise Türkçe anlamına yer verilmiştir.

1948'de Cumhuriyet Çocuğunun Din Dersleri kitabı kaldırılıp yerine Müslüman Çocuğunun Kitabı adıyla yeni bir ders kitabı yayımlanmıştır! Ancak bu kitap, Muallim Abdülbaki'nin kitabının aksine İslam dininin özünü değil, İslam dinine sonradan giren mezhepleri, tarikatları, hurafeleri İslam dini olarak anlatan bir kitaptır. Öyle ki, dönemin İslamcı yayın organı Sebilürreşad dergisi bile bu kitabı "tarikatçılıkla" suçlamıştır.

"Devletin din meselelerine acele müdahalesi. Eserin bir ucu tekkelere, öbür ucu modern maneviyata dayanıyor. Altı kaval üstü şişhane. Değersiz, zevksiz mistik manzumeler. Tarikatçılık, hurafeperestlik. Siyasi acelecilikle bakanlığın bu eseri kendine mal etmesi yerinde değildir."

Yavrularımıza Din Dersleri
Ahmet Hamdi Akseki
Atatürk'ten Sonra İnönü döneminde de çocuklarımız için din dersi kitapları yazılmıştır, yayımlanmıştır. Örneğin Diyanet İşleri Başkanı Yardımcısı Ahmet Hamdi Akseki, iki kitaptan oluşan Yavrularımıza Din Dersleri adlı kitaplar yazmıştır. Bu kitaplar, 1944'te, İnönü döneminde, Ankara'da  Recep Ulusoğlu Basımevi'nde basılmıştır.

Askere Din Kitabı

Ahmet Hamdi Akseki

Atatürk ve İnönü sadece çocukların değil ordunun din eğitimini de unutmamıştır. Ahmet Hamdi Akseki'nin, Cumhuriyet'in ilk yıllarında kaleme aldığı kitaplardan biri de Askere Din Kitabı adlı eserdir. İlk baskısı Atatürk döneminde, 1925'te yapılan kitap, ikinci baskısını İnönü döneminde, 1945 ve 1946'da yapmıştır. 

Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları'ndan çıkan kitap askeri okullarda okutulmuştur.

Kitabın yayımlanmasını bizzat dönemin Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak istemiştir.

477 sayfalık Askere Din Kitabı'nda (1945'teki 2. baskı) farklı konularda toplam 66 ders vardır. Bu derslerden ilk 10'u şöyledir:





















Kitap, Mehmet Akif'in Ordunun Duası adlı bir şiiriyle sona emektedir.

Kitabın, ""laiklik" ağırlıklı devrimlerin yoğunlaştığı 1925'te bastırılmış olması dikkat çekicidir. O sırada Halifeliğin Kaldırılması, Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması, Şapka Kanunu gibi devrimleri gerçekleştiren genç Cumhuriyet, belli ki aynı zamanda akla ve bilime uygun, hurafelerden ve bağnazlıktan uzak bir din anlayışının gelişmesi için çaba harcamıştır.  Bu devrimler yüzünden kimi çevrelerce"dinsizlikle" suçlanan genç Cumhuriyet, ordusuna bile din dersleri vermiştir.

Askeri Din Dersleri 

Genç Cumhuriyet'in yine Türk ordusuna yönelik olarak hazırlatmış olduğu kitaplardan biri de Muallim Cevdet imzalı Askeri Din Dersleri adlı kitaptır. 

İlk baskısı 1928'de yapılan 239 sayfalık bu kitabın kapağında Osmanlı Türkçesiyle aynen şöyle yazmaktadır: "Erkan-ı Harbiye Umumiye Riyaset Celilesi'nce açılan müsabakada birinciliği kazanan bu eser ayrıca mükafatla taltif ve bütün ordulara resmen kabul olunmuştur."

Kitabın kapağında belirtildiğine göre bu kitap Maarif Vekaleti Talim Terbiye Dairesi'nce de şu raporla "takdir" edilmiştir:

"Bu kitap gerek aile terbiyesiyle gerek askerlerin maneviyatını yükseltmekle meşgul herkesi alakadar eder. Muallimlik edecek gençler köylülere insanlık, yurt, din terbiyesinin nasıl verileceğini bu eserde ameli  (uygulamalı) numunelerle birebir görürler."

Yine kitabın kapağında kitaptaki derslerin İslamiyetin 10 ilkesi etrafında toplandığı belirtilerek o ilkeler şöyle sıralanmıştır:

"1. Allah ve Peygamber sevgisi
2. Sıhhat ve temizlik sevgisi
3. İlim ve sanat sevgisi
4. Aile ve ev sevgisi
5. Askerlik sevgisi
6. Adalet sevgisi
7. Halk sevgisi: Yetimleri, fakir kızları korumak
8. Şehir hayratı sevgisi: Çeşmeler, imarethaneler, hastaneler, mektepler, kütüphaneler açtırmak
9. Güzel şeyler sevgisi: Güzel ezanlar, güzel sesler, güzel binalar, güzel çiçekler, güzel ağaçlar, güzel kitaplar, güzel nakışlar
10. Her fena ve fücur şeylerden nefret: Fuhuş, kumar, içki..."

Kitap 40 dersten oluşmaktadır. Söz konusu 40 dersin ilk 10'u şunlardır: 

1. Cami ve ezan
2. Cami terbiyesi ve Peygamberimiz
3. Eski Müslümanlık ve Avrupa'da temizlik
4. Peygamberimizin yemin usulü
5. Neferler ve diş temizliği
6. Frengi ne yapar?
7. Askerler ve içki
8. Lailaheillallah
9. Hz. Muhammed kimdir?
10. Peygamberimiz halkı nasıl terbiye etmiştir?

Askeri Din Dersleri, "laiklik" ağırlıklı devrimlerin hayata geçmeye başladığı 1928'de basılmıştır. Bilindiği gibi aynı yıl anayasadan "Devletin dini İslamdır." maddesi çıkarılmıştır. Bu demektir ki, genç Cumhuriyet'in anladığı laiklik, bir taraftan "devletin dini olmayacağını" savunurken diğer taraftan büyük bir bölümü Müslüman olan Türkiye'de İslam'ın en doğru, en sade şekilde anlaşılmasını sağlamak için çaba harcayan bir özelliğe sahiptir.

352 000 Takım Dini Kitap 

Sonuçta genç Cumhuriyet 1923-1950 yılları arasında 352 000 takım dini kitap bastırmış ve bunları Atatürk ve İnönü dönemlerinde köylere kadar ücretsiz olarak dağıtmıştır. 

1. Elmalılı Hamdi Yazır'ın Hak Dini Kur'an Dili adlı Kur'an-ı Kerim tercüme ve tefsiri (9 cilt): 45 000 adet

2. Ahmet Naim Efendi-Kamil Miras Hoca'nın Buhari Tercüme ve Şerhi (İzahı) (12 cilt): 60 000 adet

3. Genel Din Kültürü Eserleri: 247 000 adet

Bu rakamların ne anlama geldiğini daha iyi anlamak için basit bir karşılaştırma yapalım: Dini nitelikli bir imparatorluk olan Osmanlı'da 1400 ile 1730 yılları arasında yani tam 330 yıllık dönemde telif olarak 14 tefsir, 48 fıkıh, 25 akaid ve kelam, 11 ahlak ve sadece 1 tane de hadisle ilgili olmak üzere dini içerikli toplam 99 eser yazılmıştır. Ayrıca "Fünûn-ı Aliye" ibaresinden dini nitelikli oldukları bilinen 30 çalışma yapılmıştır. Kısacası 330 yılda yazılan toplam 234 telif eserden 143'ü dini niteliklidir.


Kaynak : El-Cevap, Sinan MEYDAN

Devamını oku...

30 Temmuz 2015 Perşembe

İlk Türk Foto Muhabiri ve İlk Türk Fotoğrafhanesi

Ferit İbrahim Özgürar

İlk Türk foto muhabiri Ferit İbrahim Bey, asker kökenli tarihî bir ailenin soyundan geliyor. Babası Ayaşlı Miralay (Albay) İbrahim Bey’dir. Bu İbrahim Bey, Arnavutluktaki “Bar” kalesinin fâtihi ve kumandanı olarak askerlik tarihimizde yer almış bir gâzi.

Ferit İbrahim’in annesi Asiye Hanım, İstanbul’un tanınmış bir ailesine mensup. Ferit İbrahim, 1882 yılında Üsküdar’da doğdu. Babası İbrahim Bey'in Şam askerî ve mülkî kaymakamı iken erken ölümü üzerine küçük yaşta yetim kaldı.

Üsküdar idadisini bitirdikten sonra bir müddet Mülkiye’ye devam etti. Sonra hukuk eğitimi gördü. Hatta hukuktan doktora tezi hazırladı.

Ferit İbrahim’in ilk resmî görevi Şuraı Devlet (Danıştay) âzâ mülazimliğidir (üye yardımcılığıdır). Ne var ki fırçaya olan tutkusu, fotoğrafa olan sevgisi, musikiye olan aşkı onu devlet kapısından kopardı. Gönlünde taht kuran güzel sanatların çekiciliği, çocuk yaşta annesinin armağanı ile hayatının yönünü değiştirdi.

Fotoğrafçılığa İlk Adım

Ferit İbrahim'in fotoğraf sanatına yönelişine annesi Asiye Hanım etken oldu. Babasız olarak onu büyüten bu aydın kadın, oğlunun okuldaki başarısını satın aldığı bir fotoğraf makinesi ile ödüllendirdi. Ferit İbrahim bu aletle 16 yaşında iken, 1898 yılında, düşlediği bir ortama karıştı.

Ferit İbrahim Bey, fotoğrafçılığa 1898'de başladı.
(Ferit İbrahim Bey’in objektifle kucaklaşması, 1898 yılında başladı. İstibdat, meşrutiyet ve cumhuriyet dönemlerini kapsayan fotoğrafçılığı, 55 yıl sürdü.)

Bu sihirli mesleğin modern akışını yakından izlemek, bilgilerini güçlendirmek amacı ile yabancı ülkelerden dergiler ve kitaplar getirtti. Fotoğrafçılıkta çağa ayak uydurmaya çalıştı. Batı anlamında fotoğraflar çekti. Çektiği fotoğraflar Meşrutiyet döneminin ünlü kültür dergilerinde Şehbal, Resimli Kitap, Yeni Gazete'de yayınlandı. Hatta bazı fotoğrafları Avrupa dergilerinde yer aldı. Bu açıdan ülkemizde ilk Türk foto muhabiri olarak tanındı.

Meşrutiyet yıllarının ilk Türk fotoğrafçısı, sinema operatörü ve foto muhabirliği ile siyaset ve kültür çevrelerinde ün yapan Ferit İbrahim, önemli bir boşluğu doldurmak ve yanlış bir inanışı kökünden kazımak için bir Türk olarak mesleğini atölye açmak suretiyle sürdürmek istedi. Bu amaçla evindeki atölyesini şehrin göbeğindeki bir semte taşıyıp herkese açık bir fotoğrafhane kurdu.

Ferit İbrahim Bey'in yetiştirdiği fotoğrafçılar
(Ferit İbrahim Bey’in yetiştirdiği, Meşrutiyet döneminin fotoğrafçıları, kullandıkları makineleriyle. Ortada x işaretli, gür bıyıklı zat, Ferit İbrahim Bey.)

Trablusgarp ve Balkan savaşları sona ererken Ferit İbrahim Bey, Sirkeci’de Büyük Postane karşısında ilk fotoğrafhanesini açtı. Yalnız Ferit İbrahim'den evvel Cağaloğlu yokuşunda 59 Numarada Bahattin Rahmizadenin fotoğrafhanesi mevcuttu. Onun atölyesinde çalışanların çoğu azınlıklardan oluşuyordu. Ama bu fotoğrafhane, İstanbul semtinin -Girit’in Kandiye şehrinden gelen- bir Türk ailesinin kuruluşu idi.

Ferit İbrahim Bey'den sonradır ki, İstanbul semtinde birer ikişer Türk fotoğrafhaneleri açıldı. Bunların en fazla tanınanı 1. Dünya Savaşı'nın son yıllarında “Ahmet Necati Fotoğrafhanesi” idi.

Ferit İbrahim Bey yukarıda sözünü ettiğimiz, Büyük Postane karşısındaki fotoğrafhanesini -Galiçya Savaşı'na katılmak üzere ve orada ordu fotoğrafçılığı yapmak için bulunduğu dönemde- kapattı. 1919 senesinde tüm fotoğrafhanelerin gayrimüslimlerin elinde bulunduğunu Beyoğlu’na nakletti. Aslında Ferit İbrahim, Beyoğlu'nda ilk Türk fotoğrafhanesini açmakla kendisine iyi bir isim yapmış oldu. Beyoğlu'ndaki ilk fotoğrafhanesi, bugünkü “Olgunlaşma’’nın bulunduğu bina idi. Sonradan atölyesini, caddenin karşı tarafındaki Lâle sinemasının üstüne nakletti.

Bu arada Ferit İbrahim Bey, Beyoğlu’ndaki atölyesini -bir müddet için- kapalı tuttu çünkü 1925 yılında Ankara’ya çağrılmış ve Çankaya’nın fotoğrafçısı olmuştur.

Ankara’da geçirdiği bir yılı aşan hizmeti sonunda tekrar Beyoğlu'na döndü ve fotoğrafhanesini yönetmeye başladı.

Lale sineması sitesinde yıllarca sürdürdüğü fotoğrafçılığını, yaşlılığının verdiği yorgunlukla Kadıköy semtinde sürdürdü. Ferit İbrahim, Kadıköy’deki atölyesini sürdürdüğü sırada vefat etti. Yarım asırlık arşivi, özellikle Atatürk’ün yanında bulunduğu günlerde ürettiği yüzlerce negatif ve tarihî camlar, büyük bir öksüzlük içerisinde geçmişle ilişkilerini kestiler.

4. ve son eşi Rum asıllı Fifi bunları tasfiye ederek Türkiye'den ayrıldı ve Yunanistan’a gitti.

Ferit İbrahim Bey'in Kurduğu Fotoğraf Kulübü

Ferit İbrahim Bey, toplumcu bir adamdır. Fotoğrafçılığın Türkiye'de gelişmesini sağlamak için bazı arkadaşları ile ve 1908 Meşrutiyetinin ülkeye getirdiği taptaze bir hava içinde bir dernek kurulmasına ön ayak oldu.

Şark gazetesinin 4 Eylül 1908 tarihli sayısında yayınlanan bir davetle 9 Eylül 1908 günü Sirkeci'deki istasyon birahanesinde bir toplantı yapıldı. Türkiye’de ilk defa bir fotoğraf kulübü kuruldu.

Bu kulüp, Osmanlı ülkesinde kurulan ikinci fotoğrafçılar derneğidir. Bunun ilki, 1895 yılında Selanik’te fotoğrafçılık ve ressamlığın ülkede gelişmesini sağlamak amacı ile kurulan ilk dernektir.

Ferit İbrahim'in Ressamlığı

Fotoğrafçılıkla, ressamlık geçmişte âdeta akraba sayılırdı. Fotoğrafçılıkla uğraşanlardan bazıları resim de yaparlardı. Ferit İbrahim’in bu türden kişiler arasında,belirli bir yeri, başarılı bir fırçası vardı.

Ferit İbrahim, ünlü ressam Hoca Ali Rıza Bey'den resim dersi almış, yağlıboya ve suluboya tablolar yapmıştır. Ne yazık ki, bunlar muhafaza edilememiş ve bugün izleri tamamen yitirilmiştir.

Ferit İbrahim'in Müzisyenliği

Ferit İbrahim’in musiki ile güçlü bir dostluğu vardı. 1908-1910 yıllarında nağmelerle canlı günler yaşayan Üsküdar'da Zöhre-i Musiki Cemiyeti'ni o kurmuştur. Ayrıca Kadıköy’de açılan Şark Musiki Cemiyeti'nin kurucuları arasında yer almıştır.

Ferit İbrahim'in Sinema Operatörlüğü

Ferit İbrahim, sinema operatörlüğüne mütareke yıllarında başladı. Cumhuriyet'in ilanı ile bu mesleği de fotoğrafçılığına ek bir meslek haline getirdi. Atatürk’ün ilk yurt gezilerinde bazı filmler gerçekleştirdi.

(Fotoğrafçılık tarihimizden ilginç bir anı: Cumhuriyet’in ilk yıllarında, ilk foto muhabirleri Dumlupınar’da İnönü zaferinin yıl dönümünde, İstanbul'dan özel bir vagonla tören yerine Ferit İbrahim’in başkanlığında giden fotoğrafçılar. Sağdan itibaren; Ferit İbrahim, Namık (Görgüç), Ethem Hamdi, Cezmi ve en soldaki Cezmi’nin amcası. İkisinin ortasındaki görevli istasyon şefi.
NOT: Cezmi ile amcası, fotoğrafçılıktan film operatörü oldular. “İpek film” ve “Kemal film” şirketlerinin operatörleriydiler. Cezmi’nin amcası, yaşça kendisinden küçüktü.)

Ferit İbrahim'in Savaş Fotoğrafçılığı

1914 yılında Birinci Dünya Savaşı başlayınca Türkiye, zorunlu olarak Almanya’nın yanında yer almıştı. Bu büyük savaş ülkemizin çevresini sarmıştı. Bu yıllarda Ferit İbrahim, Sirkeci’deki fotoğrafhanesini bırakarak Galiçya cephesine gitti. Ordunun fotoğrafçılığını üstlendi. Ne yazık ki, elimizde, Ferit İbrahim'in o yıllardaki objektifinin ürünleri bulunmuyor.

Ferit İbrahim Çankaya'da 

Atatürk'ün Selanik’ten ve Harbiye’den yakın arkadaşı olan Cemil Bey (Uybadın), Cumhuriyet’in ilk yıllarında Parlamento'ya girdi, içişleri Bakanlığı ve Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterliği gibi önemli hizmetlerde bulunmuş ve Atatürk ile daima beraber olmuştur.

Bu Cemil Bey'in güzel sanatlara, resme, hata ve fotoğrafa karşı büyük tutkusu vardı. Hele onun fotoğrafçılığı, normal bir hobinin çok ilerisinde çekici bir aşka dayanıyordu. Doğanın, hayvanların, çocukların fotoğraflarını çeker, kendi evinde yaptırdığı karanlık odada banyolarını ve baskılarını yapardı.

Cemil Uybadın, ünlü fotoğrafçımız fotoğrafçımız Ferit İbrahim Bey ile çağdaştılar. Fotoğraf, resim ve musiki konularında da kalpleri beraber atardı.

Cemil Bey, İçişleri Bakanlığı sırasında sinema dokümantasyonu yaptırmak amacı ile Fransa’dan Ankara’ya bir uzman bile getirtmişti. Öte yandan Çankaya için bir uzman fotoğrafçıya ihtiyaç bulunduğunu savunuyordu. Bu görüşle Atatürk'e, Meşrutiyet ilanından önce bu mesleğe başlamış bulunan Ferit İbrahim Bey’i önerdi. İşte Ferit İbrahim, bu amaçla Ankara’ya davet edildi. Çankaya, Ferit İbrahim gibi deneyimli bir Türk Fotoğrafçısına kavuşuyordu.

Ferit İbrahim, bir yıldan fazla Çankaya'nın fotoğrafçısı oldu. Objektifi ile Atatürk’ün seyahatlerine katıldı ve onun muhtelif pozlarını tesbit etti. Hatta Atatürk, Çankaya’da Ferit İbrahim’in çektiği, kendi fotoğraflarından yedisini takdir cümleleri ile Ferit İbrahim için imzaladı.

Ferit İbrahim Bey, Çankaya'dan ayrılıp Beyoğlu’nda ikinci kere açtığı fotoğrafhanesinin duvarlarını Atatürk’ün imzalı fotoğraflarıyla süsledi.

Baba Mesleğini Sürdüren Oğlu Naim Gören

Naim Gören
(Ferit İbrahim ilk eşinden doğan Naim ile Müzehher'in arasında mutlu bir hatırayı canlandırıyor. Yıl: 1926)

Naim Gören (1904-1977) Ferit İbrahim Bey’in ilk çocuğudur. Ferit İbrahim, Ankara'daki çalışmaları sırasında oğlu Naim’i yanına getirtti. Naim Bey, Ulus semtindeki ünlü Kapriç lokantasının sırasında fotoğraf malzemeleri satan ve amatör fotoğrafçıların filmlerini banyo eden ve baskılarını yapan bir mağaza açtı. Kendisini çok sevdirdi. Yakışıklılığı kadar kibarlığı ve sosyete özelliği ile Naim Gören, kısa zamanda bütün Ankaralıların yakından tanıdığı, sevdiği bir fotoğrafçı oldu. Fotoğrafı kadar doğayı da seven Naim Bey Küçükesat semtinde bahçe içerisinde bir ev yaptı. Burada, doğa ile kucak kucağa, yaşamını sürdürdü.

O yıllarda Küçükesat, bağlar ve bahçeler içerisinde, seyrek evlerden oluşan tenha bir yerdi. Naim Bey’in evi, Belediye otobüslerinin her gün iki veya üç defa uğradığı bu semtin son durağındaydı. Onun için Ankara Belediyesi, bu ünlü fotoğrafçının adını Naim Bey durağı olarak bu istasyona verdi. Naim Gören, hayatının son yıllarında Ankara'daki işini İstanbul’a nakletmişti. Burada 17 Ağustos 1977 günü öldü. Zincirlikuyu mezarlığına gömüldü.

Naim Bey, baba mesleğini -aynı zamanda gazeteci olarak- tıpkı babası gibi 53 yıl sürdürdü.

Ferit İbrahim'in Soyadı

Ferit İbrahim Bey, soyadı kanunu üzerine, alacağı adın fotoğrafçılığı ile ilişkili olmasını arzuladı. Oğlu fotoğrafçı Naim Bey ile aynı espride bir soyadı seçmede birleşemediler. Ama her ikisinin aldıkları soyadlarında, mesleklerinin -az da olsa- esintileri bulunuyor.

Baba Ferit İbrahim Bey “Özgürar”ı, Oğul Naim Bey “Gören”i kendileri için soyadı olarak seçtiler.

Ferit İbrahim Bey'in 4 Evliliği

Ferit İbrahim, 4 kez evlendi. İlk eşi Naciye Hanım, Askerî Tıbbiye hocalarından Binbaşı Doktor Münir Bey’in kızı idi. Naciye Hanım’dan, fotoğraf sanatçımız Naim Gören ile kızı Müzehher Adoran doğdular.

Ferit İbrahim Bey'in 2. eşi Rabia Hanım'dan çocuğu olmadı. 3. eşinden Semha Özden doğdu. Onda da baba mesleğinin bir esintisi olarak fotoğraf tutkusu vardı.

(Ferit İbrahim Bey’in 2. kızı Semha Hanım, babasının objektifi karşısında)

Ferit İbrahim Bey’in, çocuklarından, torunları da oldu. Bunlardan, Naim Bey’in tek çocuğu olan Yıldız Kanada'ya yerleşmiş bulunuyor.

Ferit İbrahim Bey’in 4. eşi Fifi adında bir Rum kızıdır. Fifi, Ferit İbrahim’in atölyesinde sekreterlik ve banyo üzerinde yardımcılık yapıyordu. Aralarında büyük yaş farkı bulunmasına rağmen evlendiler. Ferit İbrahim Bey’in Fifi'den çocuğu olmadı.

Ferit İbrahim Bey, 1953 yılının Ocak ayında vefat etti. Karacaahmet mezarlığına gömüldü. Son eşi Fifi, onun kıymetli arşivini elden çıkartarak Yunanistan’a gitti ve oraya yerleşti.

Bu suretle, Meşrutiyet döneminin ilk Türk foto muhabirinin ve Beyoğlu’nda açılan ilk Türk fotoğrafhanesinin değerli arşivi darmadağın oldu.

Sedat Simavi'nin Ferit İbrahim Bey karikatürü
(Ferit İbrahim Bey’in Sedat Simavi tarafından 1914 yılında çizilen bir karikatürü. Bu karikatür 15 Mayıs 1914 (1330) tarihli İdman mecmuasının 31- 32 birleşik sayılı nüshasında yayımlanmıştır.)


Kaynak: İlk Türk Fotoğrafhanesi ve Ferit İbrahim - Taha TOROS

Devamını oku...

29 Temmuz 2015 Çarşamba

Büyük Ortadoğu Projesi

Büyük Ortadoğu Projesi haritası

ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney, 24 Ocak 2004'te Davos'ta, Büyük Ortadoğu Reform Projesi başlıklı uzun bir konuşma yaptı. Büyük Ortadoğu Projesi tanımının kamuoyu önünde ilk kez kullanıldığı bu konuşma, ABD'nin Ortadoğu'ya vermek istediği yeni biçimi ve bu biçimin bölge ülkelerine yapacağı etkiyi,ayrıntılı olarak ortaya koyuyordu.

ABD yöneticileri, Ortadoğu’ya yönelik görüşlerini özellikle 2003’ten sonra art arda açıkladılar. Ulusal Güvenlik Danışmanı Condolezza Rice’ın 7 Ağustos 2003’te Washington Post’ta yayımlanan yazısı, Dışişleri Bakanı Colin Powel’in 3 Kasım 2003’te yaptığı açıklama, Başkan George W.Bush’un 6 Kasım 2003’te yaptığı “Ortadoğu’yu Özgürleştirme Stratejisi” adlı konuşma ve Dick Cheney’in Davos konuşması uygulamalarına başlanmış olan Büyük Ortadoğu Projesi’nin dünyaya duyurulmasıydı.

Açıklamalarda kullanılan ortak söylem; “özgür olmayan geri kalmış ülkelere demokrasi götürmek, sınırlardaki hukuk ihlallerini ‘önlemek’”, “dinsel ve ulusal azınlıkların kendi kaderini belirlemesini sağlamak”, “bölgeyi zehirleyen yanlış ideolojileri bastırmak” ya da “geri kalmış ülkelerde eğitimi geliştirmek” gibi, yaymaca amaçlı, bilinen Amerikan görüşleriydi. Ortadoğu’ya refah ve uygarlık götürülecek böylece dünya barışına katkı sağlanacaktı. Açıklamalarda bunlar söyleniyordu.

Büyük Ortadoğu Projesi, ABD yönetimine göre “iyi yönetilmeyen” ve “kapsamlı bir yönetim reformuna gereksinim duyan” tümü Müslüman 23 ülkeyi kapsamaktadır. Moritanya, Fas, Cezayir, Tunus, Libya, Mısır, Sudan, İsrail, Ürdün, Suudi Arabistan, Yemen, Umman, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Katar, Kuveyt, Irak, Suriye, Lübnan, Türkiye, İran, Afganistan, Pakistan’ın oluşturduğu ve 17 milyon kilometrekarelik bir alana yayılan bu ülkeler, Amerikan ölçütlerine (kriterlerine) göre olumlu (iyi) ülke ve olumlu olmayan (kötü) ülke olarak ikiye ayrılıyor, Türkiye İsrail’le birlikte ABD’nin ortağı olarak “olumlu ülke” olarak değerlendiriliyordu. Fas, Tunus, Mısır, Ürdün, Pakistan ve “özgürlüğüne kavuştuktan sonra” Afganistan ve Irak diğer olumlu (iyi) ülkeler, geri kalanlar ise olumlu olmayan (kötü) ülkelerdi.

Dick Cheney’ın açıklamalarına göre Ortadoğu’ya yeni bir biçim verilecekti. Olumlu olmayan ülkelerin “değişime”, olumlu olanların ise bu “değişime uyum göstermeye”gereksinimi vardı. Yapılacak değişim, Sevr Anlaşması’ndan “daha az önemli” değildi. Mevcut sınırlar, “Siyah Afrika” da olduğu gibi, “tarihi ve nüfus yapıları dikkate alınmadan” çizilmişti. Ortadoğu, “Siyah Afrika”yla birlikte “dünyanın en az demokratik” bölgesiydi ve “savaşın eksik olmadığı” bu bölge, “terörizmin ana kaynağı”ydı.

Büyük Ortadoğu Projesi bölge ülkelerini “demokrasiye götüren yolda ilerletmek” için “iyi ve kötü devlet” ayrımını yaparak “Ortadoğu’yu yeniden şekillendirecek”, “özgürlükçü önlemleri yürürlüğe koyacaktır.” Cheney’e göre, yapılacak ilk iş “dostu düşmanı” ayırmaktır. “Kötü ülkelere diplomatik anlaşmalar, olmazsa askeri yöntem kullanılarak; iyi ülkelere demokratik süreçler içinde” yardımcı olunacaktır.

Almanya ve Japonya’da “nazilerin izlerini silmek için kullanılan liberal önlemler”yapılacak işlere örnektir. Afganistan’da Taliban, Irak’ta Saddam yönetimleri gibi “Batıyı düşman olarak gören” bugünkü İran, Suriye ve Filistin yönetimleri, “askeri yöntemlerle ortadan kaldırılmalıdır.” Batıya düşman olduğu halde, Batının gücünü bildiği için ikiyüzlü politika yürüten Sudan, Moritanya, Suudi Arabistan ve Libya’daki rejimler de aynı yöntemle devrilmelidir. Büyük Ortadoğu Projesi’nin başarılı olması için yapılacak ilk iş, “Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü ve Sevr Antlaşması’ndan bugüne kadar bölgeyi zehirleyen azınlık sorunlarını tümüyle çözmektir.” (Sevr, 84 yıl önceki son olumlu antlaşma olarak görülüyor.)

ABD, Büyük Ortadoğu Projesi’ni yaşama geçirmek için gereken hazırlığı yaptı, 11 Eylül Olayı’yla birlikte harekete geçti. Afganistan ve Irak saldırıları, “kötü ülkeler”e uygulanacak “askeri yöntemin”; bölge ülkeleriyle yapılan anlaşmalar ise “iyi” ülkelerdeki “demokratik süreçlerin” ilk uygulamalarıydı. “Askeri yöntemler” Afganistan, Irak ve Lübnan’dan sonra İran ve Suriye üzerine çevrilmiş, saldırı için gerekçe ve destek arayışına girilmişti.

Afganistan ve Irak'a saldırıyla başlatılan uygulamanın ortaya çıkardığı açık gerçek, bölge halklarının direnişiyle karşılaşacak olan BOP'un başarı şansının bulunmaması ve gücünü aşan amaçlar peşine düşen ABD yönetiminin daha işin başında içinden çıkmakta zorlandığı bir açmaza düşmüş olmasıdır.

Büyük Ortadoğu Projesi, “Özgürleştirme Operasyonu”yla Irak ve Lübnan halkına ne getirdiyse bölge halklarına da onu getirecektir. Yaşananları izlemek bunu görmek için yeterlidir. Irak ve Lübnan, Büyük Ortadoğu Projesi’nin Afganistan’la birlikte başlangıç uygulamalarıdır. Projenin “olumsuz devlet” olarak tanımladığı bu ülkelere,“askeri yöntemlerle” demokrasi götürülmüştür! Tutum sürdürülecek, ABD isteklerine ve BOP’a direnen ülkelerde kargaşa yaratılacak, gerek görüldüğünde askeri güçle saldırılacaktır. Eşit olmayan ve kuralsız bir savaş içine çekilen bu ülkelerin haritaları değiştirilecektir.

ABD’nin amacı enerji kaynaklarını ve ulaşım yollarını ele geçirmek, bunun için Ortadoğu’ya, bağlı olarak da dünyaya egemen olmaktır. Sözcüklerle gizlenmeye artık gerek duyulmayan bu amaç, yarattığı sonuçlarla yaşanan gerçeklik haline gelmiştir. “21.yüzyıl İçin Amerikan Ulusal Strateji Belgesi” ve “Büyük Ortadoğu Projesi”, bu durumu açık biçimde ortaya koymuştur. Washington’un, “nükleer füzyon ve elektrikle işleyen arabalar petrolü tahtından indirene kadar stratejik önemini koruyacak” dediği Ortadoğu’ya, ABD’nin kesin olarak gereksinimi vardır.

Gereksinimin 2050 yılına dek süreceğinin açıklanması ve yeniden çizilen haritalar, savaşlar ve katliamlar, bölge ülkelerini nelerin beklediğini göstermektedir. Ortadoğu; “diplomatik antlaşmalar”, olmazsa “askeri yöntemler”le işgal edilecektir.“Demokrasi ve insan haklarını geliştirme”, geri kalmış Müslüman ülkelere “eğitim ve uygarlık götürme” söylemleriyle yapılacak bu işgal, yüzlerce yılda oluşan toplumsal dengeleri bozacak, yeraltı yerüstü zenginliklerine el konulan bölge halklarına, baskı ve yoksulluk içinde acı çektirecektir.

Büyük Ortadoğu Projesi’nin siyasi, ekonomik ve kültürel boyutu, sömürgeciliğin emperyalist dönemde aldığı yeni biçime denk düşer. Uygulama ve anlayış olarak niteliğine uygun olan ve yeğinliğe dayanan ilkel yöntemlere sahiptir. Anlaşmalar ya da “askeri yöntemler”le sağlanacak siyasi ve ekonomik egemenlik, işbirlikçiler aracılığıyla sürdürülecektir. Yüz yıldır denenmiş yöntemler, daha sert biçimlerle uygulanacak, işgal edilecek ülkelerde yönetim işleyişine yön ve karar vermede içsel güç durumuna gelinecektir. Küresel örgütler ve onlara güç veren uluslararası anlaşmalarla, az gelişmiş ülkeler üzerinde sağlanan sıkı düzen (disiplin) o denli etkilidir ki, bu ülkeleri işbirlikçiler aracılığıyla yönetmek artık Amerika’yı yönetmekten daha kolaydır.

İşbirlikçi olmayan ve ekonomik bağımsızlığı amaçlayan ülke yöneticileri, BOP anlayışına göre, etkisizleştirilmesi gereken “istikrarsızlık unsurları” ya da “terör destekçileridir.” İstihbarat örgütlerince el altından desteklenip beslenen ve gerektiği zaman kullanılan “terör”, büyük devlet politikalarındaki önemli yerini korumakta ve az gelişmiş ülkelere saldırı gerekçesi olarak geliştirilmektedir.

“Ortadoğu’da inanılan biçimiyle” İslamiyet’in, “ilerlemenin önünde engel” olduğunu açıklanırken Müslümanlığın “diğer dinlerin tersine evrimleşmediğini” ve “ilkel biçimini İslam tarihi boyunca koruduğunu” söylemektedirler. Bu söylemin Türkiye’ye yönelen biçimi, alt yapısı altmış yıldır hazırlanan ve bugün adı açıkça koyulan “Ilımlı İslam”dır. Türkiye’de Cumhuriyet’le kurulan ulus devlet yapısı dağıtılacak, yerine etnik ve dinsel ayrılıklara dayalı federatif yapılar konularak, “yeni Osmanlıcılık” geçerli kılınacaktır. Bu nedenle “Ilımlı İslam” anlayışı yalnızca laiklikle ilgili bir sorun değil; ekonomik siyasi, yönetimsel ve kültürel değişimi içeren genel bir yaklaşımdır.

Büyük Ortadoğu Projesi, Avrasya bölgesinin yerel güçler kullanılarak işgal edilmesinden başka bir şey değildir. BOP olarak tanımlanan girişim, gizli işgal olgusunun barışçı ya da barışçı olmayan yöntemlerle, dolaysız işgalle bütünleştirilmesi ya da gizli işgalin daha etkili bir işleyişe ulaştırılarak izinli işgal durumuna getirilmesidir. Türkiye bu eylemde topraklarından ve insan kaynaklarından yararlanılan vurucu güç olarak kullanılmak istenmektedir. Yarım ağızla söylenen ya da hiç söylenmeyen gerçek amaçlar; demokrasi, gelişme, özgürlük gibi sözcüklerle örtülemeyecek kadar saldırgandır.


BOP yeni bir proje değildir. Yüz yıl önceki emperyalist emellerin güncel kılıfıdır. Öyle ki, 1912'de ABD Başkanı olan ve tüm dünyaya ‘ezilen ulusların dostu gerçek bir demokrat’ olarak tanıtılan Thomas Woodrow Wilson şunları söylüyor: “Amerikan kapitalizminin temel hedefi, bütün zayıf ülkelerin hammaddeleri ve ulusal pazarlarını kendisi için açık birer kapı olarak tutmaktır. Bunun için diplomasi ve gerekirse zor kullanılmalıdır.”


BOP Haritası

BOP Haritasını çizen Amerikalı bir asker Ralph Peters’dir. Çizdiği harita ve bu haritaya ek gerekçeleri “Kanlı Sınırlar, Daha İyi Bir Ortadoğu” başlığı altında açıklamış ve bu, ABD Silahlı Kuvvetler Dergisi’nin Haziran 2006 baskısında yayınlanmıştır. BOP haritası öylesine açık yazılmıştır ki “bu planın uygulanması sonucunda Türkiye’nin kaybedeceği” vurgusu da uluslararası ilişkiler açısından hiçbir kaygı duyulmaksızın yapılmıştır.

ABD'nin BOP haritasına ek görünür gerekçe sunan planındaki şu ifadeler dikkat çekicidir:

5,000 yıllık tarihten bir diğer kirli sır da şudur: Etnik temizlik işe yarar.

Amerikalı okuyucular için en hassas olan sınır konusu ile başlayalım: İsrail’in komşuları ile makul bir seviyede barış içerisinde yaşama konusunda herhangi bir ümide sahip olması için 1967 yılından önceki sınırlarına -meşru güvenlik kaygıları için gerekli yerel ayarlamalar yapılarak – geri dönmesi gereklidir.

Balkanlar ve Himalayalar arasındaki adaletsizliği ile ünlü topraklardaki en göz alıcı haksızlık bağımsız bir Kürt devletinin yokluğudur. 

Ankara’nın önünde bulunan Kürt sorunu son on yıl içerisinde bir miktar kolaylaşmış olmasına rağmen baskı yakın tarihlerde tekrar yoğunlaştı ve Türkiye’nin doğusundaki beşte birlik bölümü işgal edilmiş bir bölge olarak görülmelidir. Suriye ve İran Kürtleri de mümkün olsa bağımsız bir Kürdistan’a katılmak isterlerdi. Dünyanın meşru demokrasilerinin Kürt bağımsızlığını muzaffer kılmayı reddetmeleri medyamızı sık sık heyecanlandıran beceriksizce yapılan hafif günahlardan çok daha kötü bir insan hakları ihmalidir.

Ayrıca Diyarbakır’dan Tebriz’e kadar uzanan bağımsız bir Kürdistan, Bulgaristan ve Japonya arasında en Batı yanlısı devlet olacaktır.

Eğer büyük Ortadoğu’nun sınırları, kan bağı ve inanç bağının doğal bağlantılarını yansıtacak şekilde değiştirilemez ise bölgede dökülen kanın bir bölümünün bizim kanımız olmaya devam edeceği hususunu dini bir inanç hususu gibi kabul etmemiz gerekecektir.

Türkiye'nin Durumu

Türkiye'nin alacağı doğrultu yalnızca ABD için değil, Avrupa için de önemlidir. Bugün, ulus-devlet yapısını korumayla yeni-Osmanlıcılık arasında bir yol ayrımına getirilen Türkiye, bağımsızlık yolunu seçebilir ya da BOP'un parçası durumuna gelerek federasyonculuğa yönelebilir. Güçlenip varlığını korumayla parçalanma arasındaki bu ayrım, Türkiye'nin önemini arttırmaktadır. Türkiye yöneldiği yönün etkin olmasını sağlayacak güce sahip bir ülkedir.

ABD, Büyük Ortadoğu Projesi’ni yaşama geçirmek için Türkiye’yi yanına almak zorundadır. Bu zorunluluk, Türkiye üzerindeki baskının artmasına yol açmaktadır. ABD, isteklerini kabul ettirmek için devreye sokabileceği değişik olanaklara sahiptir ve bunları kullanmaktadır.


Siyasi ve ekonomik bağımlılığa yol açan çok sayıda ikili anlaşma imzalanmıştır, Türkiye’de altmış yılda elde ettiği ve dilediği zaman devreye sokabileceği yaptırım gücü yüksek etki araçları vardır. İşbirlikçileri kilit yerlerdedir; basın elindedir, ekonomiyi denetim altına almıştır, siyasete yön verebilmektedir, büyütüp beslediği ayrılıkçı Kürt hareketlerini kullanmaktadır. Ve bunların tümünü ordu üzerine yönelttiği dolaylı baskıya dönüştürmekte, onun istenç (irade) gücünü kırarak yanına çekmeye çalışmaktadır.

ABD, Kuzey Irak’ta kurdurttuğu Kürt devletinin sınırlarını, Büyük Ortadoğu Projesi aracılığıyla “Suriye ve İran’ın içlerine” dek genişletileceğini açıklamıştır. Genişleme isteğinin Türkiye’nin Güneydoğusu’nu da içine alması kaçınılmazdır. Buna karşın Türkiye’deki karar vericiler, Büyük Ortadoğu Projesi’nin savunuculuğunu ve gönüllü yandaşlığını yapmaktadır. Türkiye için çekince yaratan bu tutum, Türkiye üzerinde hesabı olan herkesi yüreklendirmektedir.

(Dışişleri Bakanı Abdullah Gül: Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) Türkiye'nin dış politika ilkelerine uygun. ABD ile hareket ediyoruz. Amacımız İslam ülkelerine özgürlük ve demokrasi getirmek... Kaynak: http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=181295)

İsrail’le birlikte hareket edecek bir Kürt devletinin kurulup genişletilmesi yalnızca BOP’un değil, Avrupa Birliği’nin de gündemindedir. Ortalıkta dolaşan ve Türkiye’nin Güneydoğusunu Kürdistan olarak gösteren haritalar, Diyarbakır ziyaretçileri ve ayaklanma girişimleri durumun ciddiyetini yeterince ortaya koymaktadır.

ABD Başkanı George W.Bush’un danışmanı, ünlü stratejist James Blackwel, Senato’da BOP ile ilgili yaptığı konuşmada Ortadoğu ülkelerini Güliver (büyükler) ve Liluputlar (cüceler) benzetmeleriyle ikiye ayırıyor ve şunları söylüyor: “Baylar, Büyük Ortadoğu Projesi’ni size hepimizin bildiği bir masaldan esinlenerek anlatacağım. Ortadoğu Güliver ve Liluput ülkelerden oluşmaktadır. Liluput ülkeleri; korku ve endişe içindeki Katar, Küveyt, Bahreyn, BAE ile arzu ve ümit sahibi Suudi Arabistan, Libya, Fas, Tunus, Cezayir olarak ikiye ayrılır. Ortadoğu’daki Güliver ülkeler ise; İsrail, Türkiye, Mısır, Suriye, İran ve Irak’tır. Birleşik Devletlerin menfaatı için bölgede tek bir Güliver bırakılmalı, o da İsrail olmalıdır. Mevcut diğer beş Güliver ülkesi etnik ve dini temelde bölünmeli ve ana gövdeleri ikinci gurup ülkeler, parçaları ilk gurup ülkeler haline getirilmelidir.”

BOP’un Türkiye’den beklentileri, bağımsızlığını ve ulusal varlığını ortadan kaldıracak denli çekinceli ve yoğundur. Bugün için istenenler; “Trabzon ve Samsun limanlarının deniz üssü haline getirilmesi, ABD gemilerinin Boğazlar’dan bildirimsiz geçiş hakkı, İskenderun Körfezi’nde bir deniz üssü ya da İskenderun limanının bir bölümünün ABD’ye verilmesi, Urla ya da Mordogan’da (İzmir) tesis adıyla uçak gemilerinin yanaşabileceği deniz üssü kurulması, Trakya’da yeni bir üs Mardin-Batman-Silopi üçgeninde 18 bin asker bulundurma ve bu askerlerin Türkiye dışındaki operasyonlara bildirimsiz gidip gelme hakkı, İncirliğin genişletilmesi ya da Batman Havaalanı’nın üs yapılması, Sabiha Gökçen Havaalanı’nı kullanma hakkı”dır.

BOP Eşbaşkanı Erdoğan

“Kuzey Afrika ve Orta Asya’ya dek Ortadoğu’da barışı sağlamak, demokrasiyi yerleştirmek, ekonomik kalkınma gerçekleştirmek, reformlar yapmak, yapılmasına yardım etmek, amaçlara uygun olarak siyasal yapıları yeniden biçimlendirmek” gibi söylemler bir peri masalından başka bir şey değildir ve Türk halkı için çekince oluşturmaktan başka değeri yoktur.

1970’lerde demirperde ülkelerine demokrasi getirmek için geliştirilen ve başarılı olan Helsinki Düzenlemeleri, bu kez BOP adıyla üstelik silah gücüyle İslam ülkelerine getirilmektedir. Türkiye’nin bu eylemde yeri olamaz, olmamalıdır. Türkiye ne pahasına olursa olsun bundan uzak durmalı ve ulusal varlığını korumak için bu girişime karşı çıkmalıdır. Türkiye dünya uluslarına örnek olan bir devrimin ülkesidir. Atatürk tümüyle yok edilmeden böyle bir eyleme girilemez ya da böyle bir eyleme girildiğinde artık Atatürk’den söz edilemez.

Sözdinlerlik ve tek yanlı bağlılık Batı'ya artık yetmemektedir. Türkiye’nin 776 bin kilometrekare toprağı ve ulus-devlet yapısıyla varlığına son verilmek istenmektedir. Bu amaç yönünde oldukça yol alınmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde olduğu gibi, parçalanma koşulları olgunlaşmaktadır. Dağılmanın en zahmetsiz olacağı anda uygulamaya geçilecektir. BOP, bu gidişin yeni ve önemli bir aşamasıdır.

Parçalanmanın ön uygulamaları başlamıştır. Türkiye Washington ve Brüksel’den yönetilen bir ülke durumuna gelmiştir. Dış istekler, sorgulanmadan ve tümüyle hemen yerine getirilmektedir. Ulusların kaderlerini tayin hakkı yerine halkların ve toplulukların kaderlerini tayin hakkı yasalaştırılmıştır (İkiz Yasalar). Limanlar ve hava alanlarında yabancıların silahlı güç bulundurması kabul edilmiştir. BOP için istenilenler çok geniştir. Yabancıların toprak satın alması hızla sürmektedir. Ayrılıkçı devinim siyasallaşmış, kitle eylemlerine başlamıştır. Ordunun küçültülmesi, yerel yönetimcilik, “Ilımlı İslam”, devlet biçiminin değiştirilmesi tartışmaları, gelinen yeri açıkça ortaya koymaktadır.

Büyük Ortadoğu Projesi’ne destek vermenin Türkiye’nin karşısına çıkaracağı sorunlar, sorumluluğunu hiçbir kişi ya da kurumun yüklenemeyeceği kadar ağırdır. Türkiye’nin gücünü, hangi gerekçeyle olursa olsun, ABD ve İsrail politikalarına alet edenler, Türk halkının olduğu kadar bölge halklarının da nefretini kazanacaktır. Türkiye, Ortadoğu’nun yoksul Müslüman halkına yönelen emperyalist saldırıya katılırsa yalnızca toplumsal değerlerini değil, onunla birlikte emperyalizme karşı savaşımıyla elde ettiği ulusal varlığını da yitirecektir.


Büyük önder Atatürk'ün Ortadoğu'yla ilgili şu sözleri hatırlayalım: 

"Arapların Avrupa siyasetine nüfuz edemeyip bu sözde istiklal kelimesine inandıkları ve bu uğurda Arap memleketlerini Avrupa emperyalizmine esir kıldıkları çok şayanı teessüftür. Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz vakıa bir kaç sene Araplardan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kâfi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyet’in mukaddes yerlerini Musevilerin ve Hıristiyanların nüfuzunun altına girmesine mani olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki, buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz. Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyet’e lakayt olmakla itham edildik. Fakat bu ithamlara rağmen Peygamberin son arzusunu yani mukaddes toprakların daima İslam hâkimiyetinde kalmasını temin için hemen bu gün kanımızı dökmeye hazırız."

Kaynaklar
http://kuramsalaktarim.blogspot.com.tr/2013/08/buyuk-ortadogu-projesi_29.html#more
http://www.sarizeybekhaber.com.tr/makaleler/abdnin-bop-adli-planinin-tam-tercumesi-unutulmasin-icin-h410.html
http://www.turkishnews.com/tr/content/2010/06/01/ataturkunvakit-gazetesinde-yayinlanan-filistine-el-surulemez-demeci/
Devamını oku...

27 Temmuz 2015 Pazartesi

Atatürk’ün Ortadoğu Politikası

Rıza Şah

Yıllarca suren yıpratıcı savaşlardan yeni çıkmış olan Türkiye Lozan’dan sonra uluslararası alanda yerini sağlamlaştırmak için dış gelişmeleri yakından takip etmiş ve aktif bir dış politika izlemiştir. Mustafa Kemal, bölgesel işbirliğine gitmenin yanı sıra daha geniş paktlara katılmayı da milli menfaatlere uygun görmüştür. Yeni Türkiye iç politikada bir dizi reformları uygulamaya koymuştu. Bu reformların yerleşebilmesi için dışta barışa, içte ise istikrara ihtiyaç vardı. İstikrarı bozmamak için de Türkiye uluslararası gelişmeleri yakından izlemek zorundaydı.

Lozan Antlaşması’ndan sonraki yıllarda Türkiye’nin Doğulu devletlerle ilişkilerini Misak-ı Milli’de belirtilen amaçlar ve ilkeler belirlemiştir. Misak-ı Milli’nin temel ilkesi, Türk unsurunun çoğunlukta olduğu yerlerde Milli bir Türk Devleti kurmaktı. Buna göre, Osmanlı Devleti’nin varisi olan yeni Türk Devleti, İmparatorluğun yüzyıllarca egemenliği altında kalmış olan Arap ülkeleri üzerindeki iddialarından vazgeçmiş ve bir bakıma Misak-ı Millî ile amaçlarını, başka milletlerin çıkarlarına dokunmayacak şekilde sınırlamış oluyordu. Bu durumda Türkiye’nin bu ülkeler üzerinde kurulan yeni devletlerle ilişkilerinin dostça olmaması için hiçbir sebep yoktu. Diğer yandan Türkiye’nin Arap ülkelerine göre kısmen bağımsız sayılabilecek Afganistan ve İran ile de önemli bir çıkar çatışması bulunmuyordu.

Türkiye’nin Misak-ı Milli’deki Ortadoğu toprakları ile ilgili istekleri gerçekleşmedi. Ardından Lozan’da da bu topraklardan vazgeçmesi sonucunda Araplar batılı emperyalistlerle karşı karşıya kaldı. Orada kurulan yapay devletlerin temel amacı bağımsızlıklarını kazanmaktı. Bunun sonucunda Arap dünyası Türkiye’yi umut ışığı olarak görmeye ve Türkiye ile işbirliği yollarını aramaya başladı. Mustafa Kemal de emperyalizme karşı yaptığı savaşı kazanmış, Arap dünyasında da bu olumlu karşılanmıştı. Ayrıca Mustafa Kemal Azerbaycan, Irak, Suriye, Libya, Afganistan ve Hindistan’daki Müslümanlarla ilişkiler kurmuştu.

Mustafa Kemal Türk Milli Mücadelesi’nin sadece Türkiye’nin mücadelesi olmadığı, bunun bütün doğunun mazlum milletlerinin davası olduğunu “Türkiye’nin bugünkü mücadelesi yalnızca Türkiye’ye ait değildir, müdafaa ettiği bütün mazlum milletlerin bütün şarkın davasıdır.” sözleriyle vurgulamış ve diğer Müslüman halkların desteğini almak istemiştir.

Milli Mücadele başarıya ulaşınca Ortadoğu ülkeleri Türkiye’den fiili yardım beklemeye başladı. Diğer yandan bu ülkelerin batılılara karşı savaşında M. Kemal Paşa’nın olumlu etkisi görülmekteydi. M. Kemal Paşa bir anlamda batılıların da yenilebileceğini bu ülkelere göstermişti. Mazlum milletler arasında batılılarla mücadele eden ülkelerde M. Kemal’in popülaritesi oldukça yüksekti.

Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikası öncelikle elde edilen bağımsızlığın sürdürülmesi ve milli menfaatlerin korunması temeline dayanıyordu. Bu politikanın ışığı altında yürütülmesi gereken diploması, iyi komşuluk ilişkilerini geliştirmek ve dünya politikasında ağırlıklı devletlerle işbirliğine girmekti. Yeni Türk Devletinin kurucuları, son dönemlerde Osmanlı Devleti’nin kendi coğrafyasında nasıl yalnız kaldığını görmüşlerdi. Yakın tarihi iyi değerlendiren yeni Türk Devletinin liderleri dış politikalarını planlarken karşılarında düşman bir Balkan ittifakı ve ret cephesi yaratmamaya özen göstermişlerdi. Mustafa Kemal’in barışçı politikası komşularla ilişkilerde öncelikle uygulamaya konuldu. Komşu ülkelerle dostluk ilişkilerinin kurulmasına önem verildi.

Lozan Barışının imzalanmasından sonra Türkiye’de köklü devrim hareketlerine girişildi. Bu arada Cumhuriyetin ilanından sonra hilafet de 3 Mart 1924 de ilga edildi/kaldırıldı. Hilafetin ilgası, laiklik yolunda atılan adımlar ve cumhuriyet Türkiye’sinin çağdaşlaşma politikaları, Müslüman halklarda (özellikle Araplarda) bazı tepkilerin belirmesine neden oldu. Aslında hilafetin kaldırılmasına karşı bazı Müslüman topluluklarında oluşan tepkinin arkasında sömürgeci ve emperyalist emellerini Ortadoğu’da gerçekleştirmek isteyen İngiltere ve Fransa’nın olduğu bilinmekteydi.

Güney Asya Müslümanları ilk anda hilafetin kaldırılmasında büyük bir şok geçirdiler. Müslümanlar nüfusça Hindulardan az oldukları için, Hindistan’ın İngiltere’den istiklalini kazanması onlar için istiklal olmayabilirdi. Bu açıdan İslam ve halife onların ayrı bir millet olmalarının başlıca sembolüydü. Ayrıca Türkiye’nin nüfuzunu bağımsızlıklarını kazanmak için kullanmak istiyorlardı. Güney Asya Müslümanları ilk şoku atlattıktan sonra Mustafa Kemal’in haklılığını kabul ettiler ve Türkiye’ye daha önceden beri verdikleri desteği daha sonra da devam ettirdiler.

Türkiye, İslam dünyasına batılıların yenilebileceğini gösterirken lider konuma ulaştı. Ancak Türkiye’de radikal reformların yapılmasıyla Arap dünyasının Türkiye’ye bakışı da değişti. Bu bir bakıma Türkiye’de yapılan reformların çağdaş bir toplum yaratmaya çalışması nedeniyle -Türkiye’nin dinsizleştiği yönünde olumsuz propaganda yapılırken- bu reformlarla güçlenen Türkiye’nin bölgeye tekrar döneceği korkusunu da depreştirdi. Bu iki faktör Arap dünyası ile Türkiye’nin arasını açtı. Bu durum 1924’den sonra Arap dünyası ile Türkiye arasında belirleyici faktör oldu.

Türkiye’deki laikleşme, çağdaşlaşma ve hilafetin kaldırılması bazı Müslüman halklarda tepki yaratmasına karşılık, bu halklar arasında Türkiye’nin başarılarını kendilerine örnek almak isteyenler de bulunuyordu. Bu düşüncede olanlara göre, Türkiye emperyalizme karşı savaşmış ve zafer kazanmış bir Müslüman devletti, Türkiye’nin bu hareketi kendi ülkeleri için örnek olabilirdi. Türk milleti ve onun lideri Mustafa Kemal gerçekleştirdiği inkılâpla henüz kendini bulamamış, hayatına yön verememiş milletlere, özellikle doğu dünyası ve üçüncü dünya ülkeleri için büyük bir tecrübe kaynağı ve rehber olmuştur. Türk İnkılabının İslam dünyasındaki etkisi ve yankılanması iki yönde gerçekleşmiştir. Birincisi olumlu yönde olmuştur. İlk zamanlar İran ve Afganistan daha sonraki dönemlerde Cezayir, Tunus, Pakistan gibi ülkelerde Mustafa Kemal ve Türk İnkılabı örnek alınmıştır. Uzun süre de bu ülkelerde Türk sevgisi sürmüştür. Diğer etkisi ise özellikle bazı Arap ülkelerinde olumsuz yönde olmuştur.

Milli Mücadele sırasında ve Lozan sonrasında Ankara Hükümeti, Osmanlı ülkeleri içinde bulunan, Ortadoğu ülkeleri üzerindeki haklarından vazgeçtiğini açıkladığı için Türkiye ile Arap ülkeleri arasında önemli bir çıkar çatışması bulunmuyordu. Yalnızca güney sınırlarının belirlenmesi sırasında Türkiye Cumhuriyeti, Irak ve Suriye manda rejimleriyle zorunlu ilişkilere girmişti. Lozan’da çözümlenemeyen Musul sorunu İngiltere ile 1926’da sonuçlandırıldı. Bundan sonra Irak’la ilişkiler iyi yönde gelişti. Diğer yandan Türkiye’nin yeni yöneticileri Irak ve Suriye’deki kamuoyunu kazanabilmek amacıyla bu ülkelerdeki manda yönetiminin sona ermesi gerektiğini her fırsatta tekrarlıyorlardı. İran ve Afganistan’la Türkiye’nin ilişkileri Arap ülkelerine göre daha yakın ve daha dostça olmuştur.


Atatürk’ün Ortadoğu’yu da kapsayan dış politika ilkelerini genel olarak şöyle sıralayabiliriz:

  • Milliyetçilik- Milli Dış Politika
  • Tam Bağımsızlık
  • Barışçılık
  • Gerçekçilik ve Diyaloga Açık Olma
  • Kendi Gücüne Dayanma–İttifaklara Girme
  • Aktif Fakat Serüvencilikten Uzak Olma
  • Çağdaşlaşma
  • Güvenlik
  • Akılcılık
Atatürk’ün yukarıdaki ilkeler çerçevesinde Ortadoğu’da hayata geçirdiği en önemli dış politika uygulaması Sadabad Paktı’dır. İran’daki Sadabad Sarayı’nda 8 Temmuz 1937’de Türkiye ile İran, Irak ve Afganistan arasında imzalanan bu pakt, Türkiye’nin Lozan sonrası Ortadoğu’da oluşturduğu güven ve denge politikasının en önemli sonucudur. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu’ndan miras alınan Ortadoğu’daki derin anlaşmazlık ve kırgınlıkların iyi niyet çerçevesinde çözülebileceğinin bir kanıtıdır. Atatürk, bu dönemde büyük devletlerin Ortadoğu’daki emperyalist emellerine set çekebilmek için Arap dünyası ile iyi ilişkiler kurulması gerektiğini savunmuştur. Bombay Cronicle’de yayınlanan ve Atatürk’e atfedilen 27 Temmuz 1937 tarihli bir haberde; Atatürk: “…Avrupa bu mukaddes yerlere temellük etmek için yapacağı ilk adımda bütün İslam âleminin ayaklanıp icraata geçeceğinden şüphemiz yoktur…” diyerek Batı emperyalizminin Ortadoğu’daki emellerine karşı olduğunu ve bu emelleri engellemenin yegane yolunun da bölge devletleriyle iyi ve iş birliğine dayalı ilişkiler kurmak olduğunu belirtmektedir. Nitekim Sadabad Paktı bu hedefin önemli adımlarından biri olmuştur.

 İran Şahı Rıza Şah, antlaşma üzerine Atatürk’e geçtiği telgrafta; “İmzacı devletler sizin emperyalistlere karşı açtığınız mücadele sayesinde var olmuşlardır; bu sonucu, size ve Türk milletine borçluyuz.” demişti.  

Şu maddeler, paktın Ortadoğu ülkeleri için ne kadar önemli olduğunu açıkça göstermektedir:

Madde 1: Yüksek âkid taraflar, birbirlerinin içişlerine her türlü müdahaleden mutlak surette uzak duracak siyaset izlemeyi taahhüt ederler.

Madde 2: Yüksek âkid taraflar, ortak sınırların tecavüzden korunmasına riayet etmeyi taahhüt ederler.

Madde 3: Yüksek âkidler, ortak çıkarlarını ilgilendiren uluslararası nitelikte her türlü anlaşmazlıkta birbirleri ile istişarede bulunmak hususunda mutabıktırlar.

Madde 4: Yüksek âkidlerden her biri, diğeri muvacehesinde, hiçbir halde, gerek münferiden gerek bir veya daha fazla diğer devletle birlikte, diğer âkidlerden birine karşı hiçbir taarruz hareketinde bulunmamayı taahhüt eder. Aşağıdaki haller taarruz hareketi addedilir:
1. Harp ilanı,
2. Harp ilan edilmeksizin dahi olsa bir devletin silahlı kuvvetleri tarafından diğer bir devlet arazisinin işgali
3. Bir devletin kara, deniz ve hava kuvvetleri tarafından harp ilan edilmeksizin dahi olsa diğer bir devletin arazisine, gemilerine veya tayyarelerine taarruz edilmesi,
4. Mütearrıza doğrudan doğruya veya bilvasıta yardım veya müzaheret.

Madde 7: Yüksek âkidlerden her biri, kendi hudutları içinde, yüksek âkidlerden diğer birinin müesses müessesatını devirmeyi veyahut bu diğer devletin topraklarında nizam ve emniyete zarar vermeyi istihdaf eden silahlı çetelerin birlik ve teşekküllerinin kurulmasına mani olmayı taahhüt eder.

Kaynaklar
Atatürk Dönemi Türkiye’nin Ortadoğu Politikası (1923-1938) - Öğretim Gör. Aydın CAN
Atatürk’ün Dış Politika İlkeleri - Öğretim Gör. Aydın CAN
Aatatürk’ün Ortadoğu Politikası – Bayram BAYRAKTAR
Cumhuriyet ve Ulus Gazetelerinde Sadabad Paktı’nın İmzalanmasının Yankıları – Tufan TURAN, Esin TÜYLÜ TURAN

Devamını oku...

26 Temmuz 2015 Pazar

Cumhuriyetimizin Tarihi Temelleri

Büyük Millet Meclisi

Cumhuriyet, etimolojik (kökenbilimsel) olarak cumhur kelimesinden gelmiştir. Arapça bir kelime olan cumhur; ahali, halk, büyük kalabalık, toplu bir halde bulunan kavim demektir.

Cumhuriyet kelimesi dilimize ilk defa edebiyat yoluyla girmiştir. Reşit Paşa hayranı olan İbrahim Şinasi onun için "Eya ahali-i fazlın Reis-i Cumhuru" demiştir. 

Cumhuriyet kelimesinin Fransızca karşılığı "La Repunlique", İngilizce karşılığı "The Republic"dir. Kelimenin Latince aslı "Res Publica"dır. Res publica kamuya ait olan, kamu malı anlamına gelir.Cumhuriyet gerek Latince gerek Arapça kökeninde aynı anlamda kullanılmıştır. Cumhuriyet kelimesi Eski Yunan'da "Koinonia" şeklinde başlangıçta şehir hazinesi, kamu fonu anlamında kullanılırken daha sonra "ortak menfaat" anlamında kullanılmıştır. 

Res publica kelimesi ilerleyen hayat içerisinde demokratik hayatın gelişmesiyle kamu ve halk hizmetlerinin görüldüğü bir rejimin adı olmaya doğru gitmiştir.

Atatürk’ün önderliğindeki Türk milleti, Kurtuluş Savaşı'nda emperyalist devletleri yendikten sonra yönetim şekli "cumhuriyet" olan Türk devletini kurmuştur. Türk devletinde yönetim şekli olarak belirlenen cumhuriyeti, “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir. Halk kendi yöneticilerini kendi içinden seçer.” cümleleriyle ifade etmek mümkündür. Yukarıdaki cümleleri biraz daha açtığımızda bir yönetim şekli olarak cumhuriyet rejiminde milletin hâkimiyeti söz konusudur. Millet kendi yöneticilerini içerisinden belirlemek ve seçmek yetkisine sahiptir. Yöneten ve yönetilenler bakımından toplumda bir sınıf farkı yoktur. Kısacası cumhuriyet, devlet yönetim şekli olarak halkın yöneticilerini kendi içinden seçtiği, kanunlar önünde bütün vatandaşların eşit olduğu bir idare şeklidir. Şüphesiz eski Türk devletlerinde bu şekilde bir cumhuriyetten söz edilemez. Fakat Cumhuriyet idare şekilleriyle Türk devlet idare şekilleri arasında bazı bakımlardan şaşırtıcı benzerlikler bulunmaktadır. 

Hunlarda Mo-tun (M.Ö. 209- 174) döneminden beri ilkbaharda yapılan ve gök, yer, atalar ve diğer tabiat güçlerine kurbanlar sunulan toplantılarda bütün meseleler görüşülerek karara bağlanırdı. Bu büyük toplantıya hükümet üyeleri, askeri ve sivil bütün görevli başbuğlar, kendilerine bağlı diğer Hun boylarının temsilcileri katılmak zorundaydı. Devlet yönetiminde mevkiler, semboller ve unvanlar bu mecliste verilmekteydi. Hükümdar seçimleri de burada yapılmaktaydı. İş başına getirilen Hakan, milleti temsil etmekteydi. O, kendi milletlerini yiyip yutan hükümdarların aksine, idare ettiği insanların yiyeceğini sağlamaktaydı. Hakan başka milletlerden farklı olarak kendi insanını beslemekte, giydirmekte ve harçlığını vermekteydi. Onun bütün hizmetleri kendi insanı içindi. O toplum için görev yapmaktaydı. 

Hun devletindeki meclis taşıdığı büyük ehemmiyet, kuruluş tarzı ve idari fonksiyonundan dolayı birçok araştırıcı tarafından “Devlet Meclisi” veya “Millet Meclisi” olarak belirtilmiştir. Toplumun bütün kesimlerinden temsilcilerin toplantıya katılmaları, devlet meclisleri ve seçimde söz sahibi olmaları araştırıcıları bu düşünceye sevk etmiştir.


Hun devletinin geleceğini ilgilendiren bütün önemli kararlar mecliste alınmıştır. Mesela, M.Ö. 55 yılında Hun meclisinde bulunanların cesarete hayranlık duydukları, esareti yüz kızartıcı buldukları belirtildikten sonra, at üzerinde savaş ve mücadeleyle kurulmuş olan devletin varlığını devam ettirmek için ölünceye kadar yiğitçe savaşacak askerlerinin olduğu ileri sürülmektedir. Bu karar mecliste alınmıştır. Ayrıca Türklerde istiklal fikrinin ne kadar eski olduğunu göstermesi bakımından da önem taşımaktadır. Şüphesiz, Türklerde çok eski zamanlardan bu yana mevcut olan istiklal anlayışının da onlarda cumhuriyet fikrinin gelişmesinde etkisi fazla olmuştur.

Göktürklerde de Hunlardaki gibi toplantılar yapılmaktaydı. Göktürklerin yapmış olduğu büyük toplantı da Hunlardaki gibi 5. ayda yani mayıs ayında bir bahar bayramı şeklinde yapılıyordu. Göktürk kağanı ve devletin diğer ileri gelenleri her yılın 5. ayında yani mayıs ayında toplanıyorlardı ve bu törene halk da katılıyordu.



Öteki Türk devletlerinde de benzer meclisler vardı. Attila zamanında 448 yılında Bizans elçi heyetine dâhil olarak Hun başkentine giden tarihçi Priskos, Bizans tekliflerini müzakere eden bir Hun “Seçkinler Meclisi”nden bahsetmektedir. Ayrıca Tabgaç devletinde böyle bir meclis (Devlet ve Nazırlar Meclisi), Hazar Hakanlığında bir “İhtiyarlar Meclisi” mevcuttu. Peçeneklerde mühim kararlar mecliste alınmaktaydı.

Uygurlarda da kurultaylar toplanmakta idi. Mesela, 983- 985 yıllarında Turfan'a gelmiş olan ünlü Çinli elçi ve seyyah Wang Yen-te’nin gezi raporunda Uygur devlet-halk toplantısı çeşitli yönleriyle anlatılmıştır. Buradan Uygurlarda tam bir demokratik idarenin olduğu ve sosyal adaletin tam olarak kurulduğu anlaşılmaktadır. Hatta Uygur toplumunda herkesin çalıştığı ve çalışmayanlara da devletin yardım ettiği seyyah tarafından belirtilmektedir.

Oğuzlarda da ortak sorumluluk anlayışının hâkim olduğu bir çeşit demokratik özellikleri taşıyan anlayış vardı. Oğuzlar devlet meselelerini “Kengeş” adını verdikleri bir çeşit kurultayda görüşerek karara bağlamaktaydılar. Mesela Oğuzlar, Bulgar Türk devletine gitmek için yola çıkan Halifenin elçilik heyetine ülkelerinden geçiş izni verip vermeme konusunda toplanmışlardır. Bu konuda müzakereler bir hafta sürmüş ve sonuçta heyetin yoluna devam etmesine karar vermişlerdir.

Bu hadise devlet idare yetkisinin hükümdar dâhil hiç kimsenin tek başına elinde toplanmamış olduğunu göstermektedir. “Ortak Sorumluluk Sistemi” bütün devlet yapısına hâkimdir. Oğuzların demokratik esaslara göre idare edildiğini gösteren bu anlayışın siyasi hayat sahası içinde kalmadığı, toplum hayatını da içine aldığı, kurultayda oy birliği ile alınan kararların bazen en ‘basit’ bir Oğuz vatandaşı tarafından bile bozulabilmesinin mümkün olmasından anlaşılmaktadır.

Oğuzlar aynı zamanda, adeta sınıfsız bir toplum yapısına sahipti. Servet ve mevki toplumda sınıf farkı yaratmıyordu. Ayrıca soydan gelen asillikten de hiç söz edilmemektedir. Din adamları da imtiyazlı bir sınıf oluşturmamaktadır.

Demokrasinin temelini teşkil eden seçim Selçuklularda vardı. Buna misal olarak Gazneliler devletine karşı 1040 yılında kazanılan Dandanakan Meydan Muharebesi’nden sonra toplanan kurultayda Tuğrul Bey’in yeni kurulan Selçuklu devletinin hükümdarlığına seçilmesi gösterilebilir. Selçuklular, Türk devlet anlayışının nimetlerinden hâkimiyetleri altındaki bütün halkı yararlandırdıkları gibi, keskin sınıflar sistemine göre işlenen toplumu da bugünkü deyimi ile demokratlaştırmaya çalışmışlardır. 

Anadolu Selçuklularında da çoğu zaman meclisler toplanarak devletin geleceğini ilgilendiren önemli kararlar bu meclislerde alınmıştır. Örneğin, İzzeddin Keykavus devlet meselelerini ve hatta özel meselelerini daima topladığı danışma meclisinde halletmeye çalışmıştır. Bu mecliste meseleler enine boyuna müzakere edildikten sonra çözüme kavuşturulmaya çalışılmıştır.

Eski Türk devlet anlayışının izleri Osmanlı Devleti'nin kuruluşu esnasında da görülmektedir. Kayı boyundan Ertuğrul oğlu Osman Gazi’yi Uç beylerinin bir araya gelerek kurultayda Oğuz töresi gereğince devletin başına geçirdikleri belirtilmektedir. Buradan Osmanlı Devleti’nin kuruluşu sırasında Türk beylerinin katılımıyla toplanan mecliste, durum istişare edildikten sonra Osman Bey’in devletin başına getirilmesine karar verildiği ve bir nevi demokratik usullerle yani seçim yoluyla devletin başına getirildiği anlaşılmaktadır. Bu şekilde beylerin kurultayda karar alarak Osman Bey'i devletin başına geçirmeleri eski Türk devlet anlayışının bir devamı olarak kabul edilmelidir. Osmanlı toplumunun da sınıfsız toplum esasına dayanan Cumhuriyet anlayışının yerleşmesine hazır olduğu anlaşılmaktadır.

Divan-ı Hümayun

Türk milletinin özelliğini ve Türk tarihini çok iyi bilen Atatürk, “Türk milletinin tabiat ve karakterine en uygun idare Cumhuriyettir.” demiştir. Yukarıdaki örnekler, bu fikrin ortaya atılmasının tarihi temellerini yansıtmaktadır.

Sonuç olarak, en eski Türk devletlerinden başlayarak daha sonra farklı coğrafyalarda kurulan Türk devletlerindeki yönetim anlayışı zamanla olgunlaşarak Cumhuriyet rejiminin benimsenmesinde etkili olmuştur.

Kaynaklar
Cumhuriyet, Türk Tarihindeki Gelişimi ve Atatürk - Yrd. Doç. Dr. Ercan HAYTOĞLU
Türklerde Cumhuriyet Fikrinin Tarihi Temelleri ve Günümüze Yansımaları - İlhami DURMUŞ

Devamını oku...
Related Posts with Thumbnails Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...