30 Ağustos 2015 Pazar

30 Ağustos Zafer Bayramı

"Büyük işleri yalnız büyük milletler yapar." Mustafa Kemal ATATÜRK

26 Ağustos 1922’de başlayan ve 30 Ağustos 1922 gününe kadar beş gün beş gece devam eden Büyük Taarruz, Türklerin kesin zaferi ile sonuçlanmıştır. Türk İstiklal Harbi’nin/Bağımsızlık Savaşı'nın dönüm noktası olan Büyük Zafer, yok edilmek ve vatanından kovulmak istenen bir milletin ülkesini işgalcilerden el birliği ile kurtarma, özgür ve bağımsız yaşama isteğinin açık bir göstergesidir.

Büyük Zafer'i Anmak Amacıyla Yapılan İlk Tören

30 Ağustos 1924
Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal,
Büyük Zafer'in ikinci yıl dönümü töreni için Dumlupınar'a giderken

Büyük Zafer’den iki yıl sonra 30 Ağustos 1924 cumartesi günü Dumlupınar’da Çal Köyü yakınlarında Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın da katılımıyla Büyük Zafer için ilk kutlama töreni yapıldı. Zaferi kutlamak için iki yıl beklenmesinin en önemli nedeni, 1923'teki yoğunluğun yeni Türkiye açısından hem ulusal hem de uluslararası alanda had safhada olmasıydı.

Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi 12 Ağustos 1924 tarihli nüshasının birinci sayfasından “Dumlupınar Meydan Muharebesi Tes’idi” başlıklı haberiyle bu sene ilk kez kutlama töreni yapılacağını duyurmuştur. Haberde Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’nın da bir konuşma yapacağı bildirilmiştir. Tören programı ile ilgili olarak, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa, Milli Eğitim Bakanı Vasıf Bey’in 9 Ağustos 1924’te bir toplantı yaptıkları ve bu toplantıda törenin programını belirledikleri ve Bakanlar Kurulu’na onay için sundukları belirtilmiştir.

İlk haberden altı gün sonra 18 Ağustos 1924 tarihli Hâkimiyet-i Milliye gazetesi ilk sayfadan törenin programını yayınlamış, İzmir, Ankara ve İstanbul’dan gelecekler için yüzde elli indirimli özel trenlerin kalkacağını duyurmuştur. Gazetenin okuyucularına duyurduğu program akışı şu şekildeydi:

1) Açılış Konuşması
Fevzi [ÇAKMAK] Paşa (Genel Kurmay Başkanı)
2) Meçhul Asker Abidesi ve heykelinin temel atma töreni
3) Protokol Konuşmaları
İstanbul Üniversitesi temsilcisi
Basın temsilcisi
Türk Ocakları temsilcisi
Türkiye Öğretmenler Birliği temsilcisi
Türkiye Spor Kulüpleri Birliği temsilcisi
Kızılay temsilcisi
Barolar temsilcisi
Türk halkını temsilen Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Fethi [OKYAR] Bey
Türkiye Cumhuriyeti Devleti Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal [ATATÜRK] Paşa
4) Resmi Geçit

Dumlupınar’daki Büyük Zafer kutlamaları için Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal [ATATÜRK] Paşa eşleri Latife Hanım ile birlikte 29 Ağustos 1924 Cuma günü öğleden sonra saat 13:07’de Ankara’dan özel özel bir trenle hareket etmek üzere beklerken, Ankara garında kalabalık bir halk kitlesi onu uğurlamak için toplanmıştı. Yedi vagonlu trende Başbakan ve Dışişleri Bakanı İsmet [İNÖNÜ] Paşa ve eşi, Genelkurmay Başkanı Fevzi [ÇAKMAK] Paşa, Bakanlar, Milletvekilleri, gazeteciler bulunuyordu. Polatlı ve Eskişehir’e doğru ilerleyen tren Polatlı ve Eskişehir istasyonlarında toplanan halkın, bayram havasındaki yoğun sevgi gösteriyle karşılanmıştı. Eskişehir’e ulaşan tren gece saat 03.00’e doğru Eskişehir’den Afyonkarahisar’a hareket etmişti. Sabah saatlerine doğru zaferin kazanıldığı Afyonkarahisar’a ulaşılmıştı. Afyonkarahisarlılar Başkomutanlarını ve beraberindeki heyeti coşkulu bir şekilde karşılamışlardır.27 İstanbul’dan gelen Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Ali Fethi [OKYAR] Bey ve gazeteciler, İzmir’den gelen Ali Fuat ve Kazım [KARABEKİR] Paşalar, İzzettin Fahri, Ali Hikmet, Şükrü Naili Paşalar, Eskişehir’den gelen Kemalettin Sami Paşa da Ankara heyetinden sonra Afyonkarahisar’a ulaşmışlardı.

30 Ağustos 1924 günü Çaltepe’de yapılacak törenler için bütün hazırlıklar yapılmıştı. Tören alanına giden güzergâhta iki tak dikkat çekmişti. Bunlardan birisi Çal Köyü’ne giden yolun üzerindeydi ve şu ibare yazılmıştı: “Yaşasın Büyük Reis-i Cumhurumuz.” Yine yol üzerinde başka bir takın üzerinde daha uzun cümleler yazılmıştı: “Beş bin senelik mefahiri ile ayakaltında kalan haysiyet-i milliyeyi bir hamlede kurtaran bu yerlerin halaskarını iki sene evvel bugün şuracıkta sihirli kılıcı ile ve bir yıldırım şiddetiyle Türk tarihini yazarken görmüştük. Bugün bir sayfası okunan o tarihin muhteşem timsaline Kütahya halkı tarafından yüzbinlerce selam ve ta’zim!”

Öğleden sonra saat 13.00’e doğru Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal [ATATÜRK] Paşa Silkisaray’dan Başkomutanlık sancağını taşıyan üstü açık otomobiliyle hareket etmiş, Keyiftepe’de kurulan çadırlardan birinde Latife Hanım beraberinde olduğu halde kısa süre istirahat etmiş, saat 13.30’da beraberindekilerle birlikte Çaltepe’deki tören yerine çıkmıştı.

Daha önce belirlenen program doğrultusunda saat 14.00’te alkışlar arasında günün anlam ve önemini belirten konuşmalarını yapmak üzere Genelkurmay Başkanı Fevzi [ÇAKMAK] Paşa kürsüye çıkmış ve Büyük Zafer ile ilgili teknik bilgiler vermişti.

30 Ağustos 1924
Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal, Dumlupınar'da "Şehit Asker" için
yapılacak anıtın temelini atmaya giderken

Cumhurbaşkanı ve Başkomutan Gazi Mustafa Kemal [ATATÜRK] Paşa, eşleri Latife Hanım ile birlikte “Meçhul Şehit” abidesinin temelini atmışlardır. Gazi Mustafa Kemal Paşa abidenin temel taşını kendi elleri ile koyduktan sonra, Afyon Milletvekili İzzet Ulvi Beyin oğlu Dumlupınar adlı şiiri okumuştur.

30 Ağustos 1924
Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal, Dumlupınar'da "Şehit Asker" anıtı
temel atma töreninde

Atatürk Dumlupınar'da Meçhul Asker Anıtı'nın 
temel atma töreninde konuşma yaparken (30 Ağustos 1924)

30 Ağustos 1924
Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal, Dumlupınar'da "Şehit Asker" anıtı
temel atma töreninde İsmet Paşa ile birlikte

Programa göre kürsüye ikinci konuşmacı olarak İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İsmail Hakkı [BALTACIOĞLU] Bey çıkmış ve konuşmasını “…Milli bir yazarımız daha iki üç gün önce ‘Meçhul Asker’den söz ederken demişti ki, ‘Meçhul olan Türk yoktur. Malum olan Mehmetçik vardır” diyerek konuşmasını şu sözlerle tamamladı: “Selam dünyadan ahirete malum askerden meçhul askere! Selam, hürmet Türk istiklalini vücuda getiren insanların dehasına! Hürmet, iman, Türkün bitmez tükenmez olan ebedi hayat kudretine!”

Konuşmalar sırasıyla önce Türk basınını temsilen Kars Milletvekili Ağaoğlu Ahmet [AĞAOĞLU] Bey’in, Türk Ocaklarını temsilen Hamdullah Suphi [TANRIÖVER] Bey’in, Türkiye Öğretmenler Birliğini temsilen Nüzhet Haşim [SİNANOĞLU] Bey’in, Türkiye Spor Kulüplerini temsilen Ali Sami [YEN] Bey’in, Kızılay’ı temsilen Akil Muhtar [ÖZDEN] Bey’in, Baroları temsilen Muhiddin Baha [PARS] Bey’in son olarak da Türk milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Ali Fethi [OKYAR] Bey’in kürsüye çıkmalarıyla devam etti.

Son konuşmayı Büyük Zafer’in en büyük mimarı, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve Başkomutanı Gazi Mustafa Kemal [ATATÜRK] Paşa yaptı.

Büyük Zafer Resmi Bayram İlan Edildi

1924'te zaferin en önemli mimarı Gazi Mustafa Kemal [ATATÜRK] Paşa’nın katılımıyla kutlanılan Büyük Zafer, iki yıl sonra 1926'da çıkarılan bir kanunla Türk ordusunun bayramı olarak ilan edildi. Ancak 1930’ların ortalarına kadar 30 Ağustos Zafer Bayramı görkemli kutlama ve anmalardan uzak bir şekilde törenlerle kutlanmıştı Özellikle 1960’lardan itibaren daha kapsamlı ve katılımlı bir şekilde kutlamalar yapılmaya başlanmıştır. Bu kutlamaların Büyük Zafer kutlamalarını da aşıp içeriye ve dışarıya ordunun bir mesajı niteliği de taşıdığı görülmektedir. 1926 yılında çıkarılan kanunun metni şu şekildedir:

“Kanun Numarası: 795

Birinci Madde: İstiklal Muhaberatında zafer-i katiyi temin eden 30 Ağustos Başkumandan Muharebesi günü cumhuriyet ordu ve donanmasının zafer bayramıdır.

İkinci Madde: Her yıl dönümünde bu bayram günü kuvva-yı berriye, bahriye ve havayiye tarafından tes’id olunur ve müdafaa-i milliye vekâletinin tanzim edeceği programa göre Dumlupınar’da ayrıca merasim-i askeriye icra edilir. Bugünde bilumum devair ile mektepler tatil olunur.

Üçüncü Madde: Bu kanun neşr tarihinden muteberdir.

Dördüncü Madde: Bu kanun ahkâmını icraya İcra Vekilleri Heyeti memurdur.

                                                                                              1 Nisan 1926”

Büyük Zafer'in Bayram Olarak Kabul Edilmesi İle İlgili Kanun Belgesi

Konu İle İlgili Gazetelerde Çıkan Bir Haber

Aynı yıl Milli Savunma Bakanı Recep [PEKER] Bey tarafından yayımlanan genelgede 30 Ağustos Zafer Bayramı’nın kutlanması ile ilgili olarak ayrıntılı bilgiler verilmiştir. Kutlama yapacak askeri ve idari birimler bu genelge uyarınca kutlama ve anma programlarını düzenleyeceklerdi.

30 Ağustos Zaferinin Önemi

"Türk vatanı bölünmez bir bütündür, parçalanamaz." Mustafa Kemal ATATÜRK

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Büyük Zafer'in önemini şöyle ifade etmiştir:

“30 Ağustos zaferi, Türk tarihinin en önemli dönüm noktasıdır. Ulusal tarihimiz çok büyük, parlak zaferlerle doludur. Ama Türk ulusunun burada kazandığı zafer kadar kesin sonuçlu, yalnız bizim tarihimize değil, dünya tarihine yeni bir akım vermekte kesin etkili bir meydan savaşı hatırlamıyorum. Besbelli ki genç Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli burada sağlamlaştırıldı, ölümsüz yaşayışı burada taçlandırıldı.”

Kaynaklar
30 Ağustos Zafer Bayramı Kanunu, İlk Zafer Kutlaması ve Büyük Taarruz İle İlgili Bazı Bilgiler, Yrd. Doç. Dr. Burhan SAYILIR
http://www.ataturktoday.com/AtaturkGunlugu/AgustosAugust/30.htm

Devamını oku...

28 Ağustos 2015 Cuma

Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Kalan Miras


  • 1. Dünya Savaşı'nın başında 1.710.000 kilometrekare yüzölçümündeki toprağa sahip olan Osmanlı, savaş sonunda topraklarının 1 milyon metrekaresine yakın bölümünü kaybetmiştir.
  • 30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan sonra Osmanlı'nın elinde kalan Anadolu, Doğu Trakya ve Kuzey Irak; İngiltere, Fransa, İtalya, Ermenistan ve Yunanistan tarafından işgal edilmiştir. Anadolu'da işgal edilmeyen yerlerin çoğunda ise ayrılıkçı Rumlar ve Ermeniler ayaklanmıştır.
  • 1. Dünya Savaşı'nda 2.850.000 kişiyi silah altına toplayan 58 tümenlik Osmanlı ordusunun savaş sırasında 700.000 kişiden fazla bir bölümü kaybedilmiş, geri kalanı Mondros Ateşkes Antlaşması ile dağıtılmış, sonunda 3-4 tümen donatılabilecek silah ile 30-35 bin savaşçıdan oluşan bir ordu kalıntısı kalmıştır.
  • 1838 Baltalimanı Ticaret Antlaşması'ndan sonra en önemli iş kolu olan dokumacılık hızla gerilemiştir. Öyle ki, Osmanlı'daki ipek ve  pamuk hammaddeleri önce Avrupa'ya çok ucuza ihraç edilmeye sonra da ihraç değerinin 10-15 katı fiyata  iplik ve dokuma ürünü olarak Avrupa'dan ithal edilmeye başlanmıştır. 1913'te Osmanlı'daki pamuklu dokumanın 1272 tonu yerli fabrika ürünü, 14.753 tonu el tezgahları ürünü, 48.303 tonu ise ithal malıdır.
  • Bütün önemli sanayi kolları yabancıların elindedir. 1913 istatistiklerine göre yabancı sermayenin yurt içi dağılımı şöyledir: madencilik 123 milyon kuruş, elektrik-havagazı-su 343 milyon kuruş, tütün vb. tekeller 309 milyon kuruş, imalat sanayi 265 milyon kuruş, toplamda 1.040.000 kuruş.
  • 1914 istatistiklerine göre Osmanlı'daki toplam yabancı yatırım miktarı, 5.711.000.000 kuruştur. Bu yatırımlardan elde edilen 228 milyon kuruşun neredeyse tamamı, yurt dışına aktarılmıştır. Yapılacak basit bir hesapla 1914'te Osmanlı 'dan dış ülkelere aktarılan para 3 milyar 112 milyon altın Osmanlı Lirasıdır. Aynı dönemde Osmanlı'nın gelirleri ile dışarıya akan para birbirine eşittir.
  • Osmanlı'dan Cumhuriyet'e kalan sadece 4 önemli fabrika vardır: Hereke İpek Dokuma, Feshane Yün İplik, Bakırköy Bez ve Beykoz Deri fabrikaları. Osmanlı'da ağır sanayi kurulamadığından İmalat-ı Harbiye dışında savaş araç ve gereçleri üreten ikinci bir büyük fabrika daha yoktur.             
  • 1915 istatistiklerine göre Osmanlı'da 10'dan fazla işçi çalıştıran 282 iş yeri vardır ve bunların 165-170 kadarı İstanbul çevresinde, 60 kadarı İzmir'de, geri kalanı Bursa, Manisa, İzmit ve Adana'dadır. Bu nedenle Kurtuluş Savaşı'na katkıları söz konusu değildir. Bu 282 sanayi kuruluşundan %85'i yabancıların, %15'i Türklerin elindedir. Sanayi kuruluşlarının %27'sini oluşturan dokuma sanayisinde yaklaşık olarak 80 kurum vardır. Bu kurumlarda yün dokumacılığında 30, pamuk dokumacılığında 70 olmak üzere toplam 100 iğ vardır. Aynı tarihlerde İngiltere'de 55 milyon, Amerika'da 30 milyon, Almanya'da 14 milyon, Fransa'da 11 milyon ve Belçika'da 2 milyon iğ vardır. Bu rakamlar, bir tarım ülkesi olan Türkiye'nin, Osmanlı'nın son dönemlerinde pamuk tarımında ve dokumacılıkta ne kadar geri olduğunu çok açık bir şekilde gözler önüne sermektedir. Ayrıca 1915'te bu kuruluşlardan 182'si işler durumdadır. Kurtuluş Savaşı sırasında 1921'de Anadolu'da yapılan sanayi sayımı sırasında bütün esnaf dükkanları da dahil 33.085 kuruluşta 76.216 işçi sayılmıştır. Her bir işletmeye 2-3 işçi düşmektedir. Bu arada, 1915'te 165-170 arasında işyeri olan İstanbul'da aynı dönemde 359 genelev vardır!  
  • Osmanlı, neredeyse bütün sanayi ürünlerini dışarıdan satın almıştır. Şeker, un ve hatta kiremit bile ithal edilmiştir.
  • 1923'te Türkiye'de yerli fabrika üretiminin yurt içi tüketimi karşılama oranı pamuklu kumaşlarda %10, yünlü kumaşlarda %40, ipekli kumaşlarda %5, sabunda %20, buğday ununda %60 idi. Porselen, cam, şeker, çatal-bıçak vb. gibi temel tüketim mallarının tümü ithalatla karşılanmıştır. 1923'te Türkiye'nin dış ticaret rakamları, 50 milyon lira ihracat, 120 milyon lira ithalat şeklindedir. İhracat oranı %32 iken ithalat oranı % 68'dir. 
  • Karayolu yok denecek kadar azdır. Osmanlı'da Misak-ı Milli sınırları içinde kalan karayolu 9711 kilometredir. Bunun 3477 kilometresi sürekli bakım isteyen ve 3026 kilometresi yeniden yapılması gereken  niteliktedir. 1920'lerin başında iyi-kötü kullanılabilir karayolu ancak 4100 kilometre kadardır.
  • 1919 Türkiye'sinde 1000'e yakın otomobil vardır ve bunların 800 tanesi İstanbul'dadır. İzmir hariç tüm Anadolu'da sadece 100 civarında otomobil vardır.
  • Denizyolları yabancıların kontrolündedir. 1919'da Osmanlı'nın elinde  3000 tondan fazla sadece 6 gemi vardır. Ayrıca takalar ve motorlar mevcuttur. Milliyetçilerin elinde ise başlangıçta hiç gemi yoktur. Daha sonra Preveze ve Aydın Reis adlı iki gemileri olmuştur.                                         
  • 7000 kilometre kadar demiryolunun tamamı yabancı şirketlerin olduğundan ve 1918'den sonra büyük bir bölümü işgal kuvvetlerinin eline geçtiğinden demiryolu da yok denecek durumdadır.
  • 1. Dünya Savaşı, nedeniyle fiyatlar artmış, büyük bir enflasyon baş göstermiştir. Osmanlı Devleti İstatistik İdaresi'nin 2 Kasım 1921'de hazırladığı bir rapora göre, 1914-1921 arasında gerçekleşen enflasyon %1200 ile %1700 oranında artmıştır.
  • Ev kiraları, 1. Dünya Savaşı'nın başladığı 1914'ten sonra %200-300 arasında arttığı için 18 Mart 1918'de  çıkarılan bir kanunla kiralar dondurulmuştur.
  • 1. Dünya Savaşı başlarında seferberlik ilan edilmesi ile Türk halkı büyük bir panik yaşamıştır. İstanbul bir anda ekmeksiz ve tramvaysız kalmıştır. Halk fırınlara hücum etmiş, yaşanan izdihamlar sırasında ölenler olmuştur.
  • Hükümetin yakıtlara el koyması nedeniyle başlayan enerji tasarrufu, İstanbul'un elektriksiz kalmasına yol açmıştır. Tramvay seferleri azalmıştır.
  • Savaş başlayınca temel tüketim malları başta olmak üzere mal sıkıntısı baş göstermiştir. Karaborsacılık artmıştır. Halk açlıkla boğuşmuştur.
  • 1854'ten beri devam eden dış borçlar, 1. Dünya Savaşı'nda yapılan borçlanmalarla birlikte toplam 303.700.000 liraya ulaşmıştır. İlginç olan, 1919'da Türkiye, dış borçların %57'sinin alacaklıları olan İngiltere, Fransa, ve İtalya tarafından işgal edilmiştir. 
  • 1. Dünya Savaşı başında 6 milyon lira olan bütçe açığı, 1919'da 94 milyon liraya yükselmiştir. Devlet bir kere daha batmak üzeredir. Öyle ki, 1919 başlarında başkent İstanbul'un halkı açtır. Önemli gelir kaynaklarının Duyun-u Umumiye'nin (Genel Borçlar İdaresi) elinde bulunması, geri kalan gelir kaynaklarının da yetersiz olması nedeniyle Osmanlı, başkent halkına ekmek verebilmek için gereken 3 milyon lirayı bulamadığından dış borçlanmaya gitmiştir.
  • 1919'un Mayıs ayında devlet, subay ve memur aylıklarını ödeyemez duruma gelmiştir. Halkına ekmek, askerine ve subayına maaş bulamayan aynı devletin, Anadolu'daki Kuvayı Milliyecileri yok etmek için hazırladığı paralı ordu Kuvayı İnzibatiye'ye 1.250.850 lira ödenek ayırabilmesi çok düşündürücüdür.
  • Türk parasının değeri de çok fazla düşmüştür. Örneğin Temmuz 1915'te kağıt para, 1 TL ile satın alınabilirken Kasım 1917'de 5.50 TL ile satın alınabilmiştir. Yani 1. Dünya Savaşı'nın sonuna gelindiğinde paranın değeri 4 mislinden fazla düşmüştür. (Bu arada kağıt para alınıp satılan bir mal olmuştur.) Kurtuluş Savaşı sonrasında kimsede para kalmamıştır. Falih Rıfkı Atay'ın anlattığına göre, Batı Anadolu'da Yunanlılarca yıkılmamış bazı kasabalardaki sinemalara "para yerine yumurta verilerek" girilmiştir.
  • 1923'te bir altın 600 kuruş,  bir dolar 120 kuruş ve bir sterlin 810 kuruştur. 

Kaynak
Akl-ı Kemal, (3. Cilt), Sinan MEYDAN

Devamını oku...

26 Ağustos 2015 Çarşamba

Atatürk'ün Gözüyle Büyük Taarruz

Atatürk Afyon Kocatepe'de

Mustafa Kemal, Büyük Taarruz’a 1922 Haziran'ında karar vermiş ve bu kararını yalnızca Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ve Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa ile paylaşmıştı. 

"1922 ortalarında Yunanlılar, Afyonkarahisar ve Eskişehir bölgelerinde bulunuyorlardı. Düşman, sağ yanını Menderes yöresinde bulundurduğu kuvvetlerle, sol yanını ise İznik Gölü'nün kuzey ve güneyindeki güçleriyle koruyordu. Yani Marmara’dan Menderes’e uzanan bir düşman cephesi söz konusu idi. 

Düşman ordusu 3 kolordu ve bağımsız kıtalardan oluşuyordu. 3 Kolordu 12 tümen, bağımsız kıtalar da 3 tümen ediyordu.

4-5 tümenlik Yunan kuvveti Afyonkarahisar’ın doğusunda ve güneyinde yaklaşık 90-100 kilometrelik bir hat üzerinde tahkim edilmiş bulunuyordu. Ayrıca düşmanın 3 tümenlik bir kuvveti de Eskişehir ve Seyitgazi’de bulunuyordu. Döğer’de de düşmanın 3 tümenlik bir kuvveti daha vardı. Düşman ayrıca Gemlik ve İznik Gölü civarında 2 tümene yakın bir kuvvete ve Menderes nehri boyunca bir çok müstakil alay ve süvarilere sahip bulunuyordu.

Garp Cephesi adı altında iki ordumuz vardı. Bizim bütün kıtalarımız, 18 piyade ve 5 süvari tümeni idi. İnsan ve silah gücümüz Yunanlılarla neredeyse denk idi. Yalnız silahça onlar, süvari bakımından biz daha iyi idik."


Saldırı Planımız ve Harekete Geçiş

Mustafa Kemal Paşa’nın taarruz planı, askeri gücümüzün büyük çoğunluğunu düşman cephesinin dış yanında ve etrafında toplayarak düşmanı yok etmek idi. 

"Birinci Ordumuz Afyonkarahisar’ın doğusunda Akarçay ile Dumlupınar arasında bulunan düşman mevzilerine saldırarak düşmanı kuzeye atacaktı. İkinci Ordumuz ise Akarçay’ın kuzeyinden Sakarya’ya kadar olan cephede düşmana saldıracaktı. Bu ordumuz, düşmanın Eskişehir’de bulunan 3 tümeni, Döğer’de bulunan 3 tümeni ve Afyonkarahisar’ın doğusunda bulunan 2 tümeni olmak üzere toplam 8 tümenini durdurmakla vazifeliydi. Kocaeli bölgesinde olan güçlerimiz düşmanın güneye inmesine engel olacak, Menderes yöresindeki kuvvetlerimiz ise düşmanın İzmir’le olan bağlantısını kesecekti.

Yani gücümüzün ağırlıklı kısmını düşmanın Afyonkarahisar civarında bulunan sağ yanının güneyinde ve Akarçay ile Dumlupınar hizasına kadar olan sahada toplayacaktık. Düşman bu taraftan vurulursa kesin sonuç alınırdı. Bu plandan Fevzi ve İsmet Paşalar da haberdardı."


Mustafa Kemal Paşa’nın Fevzi Paşa ile 27-28 Temmuz gecesi Akşehir’de yaptığı görüşmede 15 Ağustos’a kadar hazırlıkların tamamlanmasına karar verildi. Ordu hazırlıklarını tamamladıktan sonra İsmet Paşa, 6 Ağustos’ta gizli kalmak üzere saldırıya hazırlık emri verdi. Bakanlar Kurulu da taarruz konusunda bilgilendirildi.



Mustafa Kemal ordu aleyhinde propaganda yapan muhalif milletvekillerini de ikna ettikten sonra Ankara’dan ayrıldı. Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’dan ayrılması gizlice cereyan etti. Hatta gazetelerde Mustafa Kemal Ankara’da yokken Çankaya’da çay ziyafeti vereceği gibi haberlerin özellikle yayınlanması sağlandı. Gizliliğin bir parçası olarak trenle değil de otomobille Konya’ya gelen Mustafa Kemal, 20 Ağustos’ta Akşehir’e gelerek komutanlarla görüştü. 20-21 Ağustos gecesi Başkomutan, Birinci ve İkinci Ordu Komutanları, Genelkurmay Başkanı ve Batı Cephesi Komutanının katıldığı görüşmede harita üzerinde taarruz planı görüşüldü.

"Taarruz, sevkulceyş ve aynı zamanda bir tabiye baskını halinde icra olunacaktı. Hazırlıklar gizli yapılmalıydı. Bu yüzden ordu geceleri ilerleyecek, gündüzleri köylerde ve ağaçlıklar altında dinlenerek vakit geçirecekti. 24 Ağustos’ta karargahlar Akşehir’den Şuhut’a taşındı. 25 Ağustos sabahı da Şuhut’tan savaşın yönetildiği Kocatepe’nin güneybatısındaki çadırlı ordugaha nakledildi.


İlk olarak 3 önemli tepenin alınması gerekiyordu. Bunlardan birincisi, Afyonkarahisar’ın batısındaki Kaleciksivrisi’nin kuzeyinde bulunan 1310 rakımlı Erkmentepesi’dir. İkincisi Kaleciksivrisi’nin 12 km. batısındaki Tınaztepe ve üçüncüsü de bu iki tepenin arasında bulunan Belentepe idi. Bütün topçularımız bu üç tepeyi ateş altına alabilecek biçimde konuşlanmıştı. Topçularımız 26 Ağustos sabahı saat 5’te gün ışırken bu tepelere doğru ateşe başladılar. Bir saat içinde topçu ateşi amacına ulaşarak hedef mevziler düşürüldü. Saat 6’da bu kez piyadelerimiz Tınaztepe yönünde tel örgüleri aşarak süngülerle Yunan kuvvetlerini tepeledikten sonra Tınaztepe’yi ele geçirdi. Saat 9’da ise Belentepe düşürüldü. Düşman ise takviye kuvvetlerle bizim elimize geçen noktaları geri almak için karşı saldırıya geçti ve Tınaztepe’nin batısındaki mevzileri yeniden ele geçirdi. 26 Ağustos akşamı Tınaztepe tümüyle düşmanın eline geçti. Düşman ayrıca birtakım takviye kuvvetlerle Işıklar istikametinde bir topçu ateşi hazırlığına girişti. Ancak düşmanın bu girişimine karşı tedbirler alınmıştı. Askerimizin kahramanca saldırısı düşmanın bu topçu saldırısına engel oldu. Tınaztepe’nin elimizden çıkmasından hemen sonra 57. Alay büyük bir kahramanlık göstererek süngüsünü taktı ve düşman cephesine daldı. Neticede 26 Ağustos akşamı Tınaztepe’yi yeniden ele geçirdik. Böylece 26 Ağustos akşamı itibariyle Kaleciksivrisi, Belentepe ve Tınaztepe elimize geçti."


27 Ağustos Harekatı

"27 Ağustos sabahı, Dördüncü Kolordu Komutanı Kemalettin Paşa’nın başında olduğu askerimizin saldırısı sonucunda 1310 rakımlı Erkmentepesi alındı ve düşman, kuzey ve kuzeybatıya doğru atıldı. Askerimiz yarılan düşman cephesinden ilerleyerek 27 Ağustos günü öğleden sonra saat 5’te Afyonkarahisar’a girdi. Düşmanın önemli kuvvetleri müstahkem noktalardan atılmış ve düşman artık açık alan savaşına mecbur edilmişti."

28 Ağustos Harekatı

"Yunan ordusu Eskişehir ve Döğer’deki güçlerini henüz hiç kullanmamıştı. Birinci Ordumuz kuzeye doğru, İkinci Ordumuz ise batıya doğru hareket ederek düşmanın bu kuvvetlerini durdurup İzmir’e ve Kütahya’ya doğru gitmelerine engel olacaktı. Planlandığı gibi Birinci ve İkinci Ordumuz karşısına çıkan düşman güçleriyle çarpışa çarpışa yoluna devam etti. Süvarilerimiz ise yer yer kılıcını çekip düşman safları içerisine dalıyordu. Bütün bunlar, batıya çekilmek isteyen düşman kıtalarını durmaya ve vaziyet almaya zorladı. 28 Ağustos itibariyle düşmanın toplam 7 tümeninden ikisi ancak -onlar da yenik olarak- Dumlupınar’ın batısına geçebilmiş, diğer 5 tümen arzu edilen çember içerisine sıkıştırılmıştı. Artık yapılacak şey, düşmanın ne batıya ne de kuzeye gitmesine imkan vermeden imha etmek idi."

29 Ağustos Harekatı

"29 Ağustos’ta birinci ordumuz Dumlupınar’a doğru giden 5 düşman tümenine saldırdı. İkinci ordumuz da savaş vaziyeti aldı. Düşmanın 5 tümeninin Dumlupınar ve Kütahya istikametine gitmesine engel olundu. Düşmanın tek kurtuluş seçeneği Muratdağı’nın kuzeyindeki Kızıltaş deresi idi. Çok sarp patikaları olan bu derenin karşısında süvari kolordumuz bulunuyordu. Sonuç olarak düşman tümüyle çember içine alınmıştı."

Düşmana Nihai Darbenin İndirilmesi - 30 Ağustos


29 Ağustos’u 30 Ağustos’a bağlayan gece sabaha karşı, cepheden gelen raporları kendisine sunmak için Batı Cephesi Harekat şubesi Müdürü Tevfik Bey tarafından uyandırılan Mustafa Kemal Paşa, hemen Fevzi ve İsmet Paşalarla bir araya geldi. Raporlarda açıkça gözüken, düşmanın üç yönden sarılmaya elverişli bir duruma girmesiydi. Bu yeni duruma göre ordulara yeni emir ve talimat yazıldı. Fakat bu yazılı buyrukla yetinmeyen Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa’yı Altıntaş ve güneyinden hareket eden İkinci Ordumuzun ve bunun batısında bulunan Süvari Kolordumuzun yanına giderek planlanan biçimde harekatı düzenlemekle görevlendirdi. Atatürk ise Birinci Ordu Karargahından savaşı yönetecekti. İsmet Paşa ise genel karargahta bulunacaktı.

Atatürk Birici Ordu karargahına varır varmaz ordu komutanına, Dördüncü Kolordunun bütün tümenleriyle hızla Çalköy’ün batısındaki düşmanın büyük kısmını sararak savaşa zorlamasını emretti. Ve ekledi: "Düşman her halükârda yok edilecektir." Mustafa Kemal Paşa, karargahta bulunan tutsak düşman subaylarından birinden, Yunan komutanlar Trikopis ve Diyenis’in de çembere alınacak düşman ordusu içinde bulunduğunu öğrendi ve Kemalettin Paşa’dan düşman komutanlarının derhal teslim alınmasını istedi.

Atatürk, savaşın seyrini bizzat gözleriyle görmek için Arpalık civarında bir tepeye çıktı. Bununla da yetinmeyerek savaşın en şiddetli cereyan eden merkezine doğru hareket etti. Ordularımız var güçleriyle çembere aldıkları düşmana saldırıyordu. Akşama doğru top ve mitralyöz atışlarıyla iyice bunaltılan düşmana nihai darbe süngülerle geldi. Kararan gökyüzüne inat kurtuluş güneşi Türk milletinin talihine tebessüm ediyordu. Atatürk’ün 31 Ağustos günü savaş meydanını dolaşırken gördüğü manzara, bir gün önce kazanılan zaferin büyüklüğünü ortaya koyuyordu.

Kaynaklar
Atatürk ve Fevzi Çakmak'ın Gözüyle Büyük Taarruz, Fehmi AKIN
https://www.bakiselamlar.com/2012/08/arivlerden-26-30-austos/

Devamını oku...

24 Ağustos 2015 Pazartesi

Türk Ulus/Milli Devlet Modeli


Atatürk, üniter/milli devlet modelini seçmiştir. Bu; tek devlet, tek millet, tek dil, tek egemenlik, birlikte kalkınma ve birlikte çağdaşlaşma demektir. Bu sistemin temelinde millet olma bilinci ve aidiyet duygusu vardır.

Atatürk'ün kafasında hiçbir zaman federatif sistem yoktur. O, federatif sistemin Osmanlı'yı nasıl yavaş yavaş yıkıma götürdüğünü görmüştür.

Atatürk, sadece dönme-devşirme, hanedan-soyluların yönetimine teslim edilmiş Türkiye'den, sıradan halkın kendi kendini yönettiği bir Türkiye yaratmıştır. 

Türk sözcüğü, hem %85 çoğunluğu oluşturan ve devleti kuran öncülerin etnik adıyken hem de Atatürk'ün "Türk Ulus Devlet Projesi" kapsamında ülkedeki tüm etnik unsurları temsil eden resmi üst kimliğin yani milletin ortak adıdır. Bu nedenle Atatürk'ün Türk Ulus Devlet Projesi'nde Türk milleti, ırka ve dine dayanmaz.

1924 anayasasında "Türk" kavramı, ırkı belirtmek için değil, vatandaşlık bağını, milletin adını belirtmek için şu şekilde kullanılmıştır: "Madde 88: Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın Türk ıtlak olunur (denir)." Görüldüğü gibi anayasa dinsel ve etnik faklılıkları kabul etmiş ancak Türk milleti tanımında bu farklılıkları dikkate almayarak "Türkiye ahalisinin" tamamını Türk diye tanımlamıştır. 

Bugün hala yürürlükte olan 1982 anayasasında ise 66. maddede "Türk" kavramı şöyle ifade edilmiştir: "Türk Devleti'ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür."

Atatürk'ün önderliğindeki Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesi olan Türk ulus/milli devlet modeli, ırkçı-faşist bir anlayışın ürünü değildir. Çünkü "Ne mutlu Türk olana!" değil,  "Ne mutlu Türk'üm diyene!" diyen Atatürk, "Türkiye Cumhuriyeti'ne vatandaşlık bağıyla bağlı herkesi" Türk olarak kabul eden; kökene, ırka, kan bağına değil, Türkiye Cumhuriyeti'ne bağlılığa, Türkiye Cumhuriyeti'ni yükseltip yüceltmek için çalışmaya dayanan, aidiyet duygusunu esas alan bir milliyetçilik anlayışına sahiptir. 

Atatürk'ün milliyetçilik tanımı tamamen toplumbilimsel bir tanımdır; bir ırka, bir dine, bir mezhebe, bir kültüre bağlı olmak değil, zengin bir anılar mirasına sahip insanların birlikte yaşama arzusudur Türk milliyetçiliği. Atatürk, "Vatandaş İçin Medeni Bilgiler" kitabında milleti şöyle tanımlamıştır: 

"a. Zengin bir hatıra mirasına sahip bulunan,
b. Beraber yaşamak hususunda müşterek arzu ve muvakkatte samimi olan, 
c. Ve sahip olunan mirasın muhafazasına beraber devam hususunda iradeleri müşterek olan insanların birleşmesinden vücuda gelen cemiyet."

Atatürk, milleti tanımlarken binlerce yıllık toplumsal kaynaşmayı esas almıştır. Ona göre Türkiye Cumhuriyeti'ne yurttaşlık bağıyla bağlı olmak, "Türk" olmak için yeterlidir. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan gayrimüslimler de Türk milletinin bir parçasıdır. Atatürk bu gerçeği, "Vatandaş İçin Medeni Bilgiler" kitabında şöyle ifade etmiştir:

"Bugün içimizde bulunan Hristiyan, Musevi yurttaşlar, yazgılarını ve tarihlerini Türk ulusluluğuna gönülden istekleriyle bağladıktan sonra kendilerine yan gözle yabancı gibi bakılma, uygar Türk ulusunun ahlakından beklenebilir mi?"

Atatürk'ün düşüncesinde milliyetçilik (ulusçuluk) aynı zamanda ulusun çağdaş uygarlık düzeyine çıkmasıdır. Bu bakımdan milliyetçilik evrenselliğe bir geçiştir.

Cumhuriyet'in Türk milleti anlayışı, ulusal toplumun ancak çağın bilim, sanat ve teknolojisi düzeyine ulaşmakla kurtulabileceği bilincine dayalıdır. Yalnızca folklor düzeyinde kamış kültürel özelliklerle yerellikten, bölgesellikten ve parçalanmışlıktan kurtulmak mümkün olmadığına göre, yapılması geren,  önce yerel folklorik parçalı kültürel özelliklerden  bir ulusal kültür yaratmak, daha sonra da bu ulusal kültürle çağdaş kültürün bir parçası olmaktır. 

Türkiye Cumhuriyeti; alt/kültürel kimliklere kısıtlama getirmemiş, üst/milli kimliğe önem vermiş, alt/kültürel kimliğin üst/milli kimliğin yerine geçmemesine dikkat etmiştir. Dolayısıyla bazı kişilerin geçmişteki yanlışları ve hataları bu gerçeği değiştirmez. Nitekim Türkiye'de çok farklı alt/kültürel kimliklerden insanlar devletin tepesine kadar çıkabilmiştir.

Özellikle ABD'yi rahatsız eden bu model, Atatürk'ün ölümüyle aşındırılmaya başlanmıştır. 1980'den sonra hız kazanan küreselleşme süreciyle de ulus devlet Türkiye, küresel emperyalizmin ağına takılmıştır. Çünkü birlik ve beraberlik içinde tek yumruk olan güçlü bir Türkiye, küresel emperyalizmin çarkına çomak sokmaktadır. Bu nedenle Türkiye'yi bilhassa etnik ve dinsel temelde ayrıştırarak küçük lokmalara bölüp yutma planı, yoğun bir şekilde uygulanmaya devam etmektedir.

Küresel emperyalizmin oltasına takılanların faaliyetleri sonucu getirildiğimiz nokta şudur: Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesinin terk edilmesi, Türkten/Türklükten rahatsızlık duyulması, Türkiyeli/Türkiyelilik/Türkiye vatandaşı gibi anlamsız ve ucube kavramlardan söz edilmesi, Türk sözcüğünün anayasadan çıkarılmak istenmesi, başkanlık ve federasyon tartışmaları ile ABD'nin bölücü ve parçalayıcı Büyük Ortadoğu Projesi'nin hayata geçirilmek istenmesi.

Sonuç olarak Atatürk'ün birleştirici ve bütünleştirici Türk ulus/milli devlet modeli ortadan kaldırılmış ve Türkiye Cumhuriyeti bir felakete sürüklenmiştir. Ancak emperyalizmin en önemli panzehiri olan bu model, büyük Türk milleti tarafından er ya da geç tekrar uygulanacak ve Türk milleti emperyalizmi yine yenecektir!...

Kaynak
Akl-ı Kemal (1. Cilt), Sinan MEYDAN

Devamını oku...

22 Ağustos 2015 Cumartesi

Atatürk Döneminde Toprak Reformu


Atatürk, yüzyıllardır kaderine terk edilen; eğitimsiz, kültürsüz, bilimsiz, sanatsız ve sağlıksız bırakılan Doğu ve Güneydoğu Anadolu'yu kalkındırıp çağdaş Türkiye'nin bir parçası yapmak için öncelikle ağa, şeyh, şıh, tarikat egemenliğindeki feodal düzeni (aşiret yapısını) yıkmayı amaçlamış, bunun için de feodal düzeni besleyen toprakları ağadan, şeyhten, şıhtan alıp halka dağıtmak yani toprak reformu yapmak istemiştir.

Atatürk, Şeyh Sait İsyanı sırasında emperyalizmin, Doğu'daki aşiret, tarikat düzenine dayanan yapıdan çok rahat bir şekilde yararlandığını görerek bu yapıyı bir an önce dağıtmak için toprak reformuna ağırlık vermiştir.

1926 yılından itibaren hazırlatılan Şark (Doğu) raporlarının çoğunda toprak reformundan söz edilmiştir. Raporlara göre toprak reformu şu gerekçelere dayandırılmıştır: 

1. Derebeylik sistemini ortadan kaldırmak, halkı ağaların baskısından kurtarmak,
2. İrticanın kökünü kazımak, 
3. Bölücülüğü etkisiz kılarak milli bütünlüğü sağlamak,
4. Sınıf farklarını ortadan kaldırmak,
5. Çiftçiye toprak vererek köylüyü üretici haline getirmek, 
6. Toprağı verimli işleyip üretimi arttırmak ,
7. Köylüyü özgürleştirip çağdaşlaştırmak,
8. Kadın erkek eşitliğini ve kız çocuklarının okutulmasını sağlamak.

1925 yılında çıkarılan 716 sayılı "Topraksız Köylüye Toprak Dağıtılması Hakkında Kanun"la muhacirlere ve topraksız çiftçilere toprak dağıtılmıştır.

Atatürk, 1929 yılında TBMM'yi açış konuşmasında  toprak reformundan şöyle söz etmiştir:

"Çiftçiye arazi vermek de hükümetin devamlı takip etmesi lazım gelen bir keyfiyettir. Çalışan Türk köylüsünün işleyebileceği kadar toprak temin etmek, memleketin üretimini zenginleştirecek başlıca çarelerdendir."

9312 sayılı hükümet kararnamesiyle bazı çiftlikler kamulaştırılıp Doğu'dan göç ettirilenlere dağıtılmıştır. Başbakan İsmet Paşa'nın, 9 Kasım 1929 günü Meclis'te yaptığı konuşmada verdiği bilgilere göre, kanunun çıktığı yıl Doğu'da 20.000 dönümü büyük arazi sahiplerinden kamulaştırılan alanlar olmak üzere 110.000 dönüm tarım arazisi topraksız köylüye dağıtılmıştır.

25 Aralık 1929 tarihinde çıkartılan diğer bir kararnameyle Türk köylüsüne işleyebileceği kadar toprak dağıtılması kabul edilmiştir.

1930 yılında "Arazi Tevzii Kararnamesi" çıkarılarak topraksız köylülere bir miktar daha toprak dağıtılmıştır.

Böylece 1923-1934 arasında topraksız köylülere toplam 6.787.234 dönüm arazi, 157.422 dönüm bağ ve 168.659 dönüm bahçe dağıtılmıştır.

14 Haziran 1934'te kabul edilen "İskan Kanunu" ve sonrasındaki düzenlemelerle 1934-1944 arasında toplam 4.606.059 dönüm arazi topraksız köylülere dağıtılmıştır.

Genç Cumhuriyet, 1923-1938 yılları arasında 246.431 aileye toplam 9.983.750 dekar toprak dağıtmıştır. 1940-1944 yılları arasında ise 619 köyde 53.000 aileye 875.000 dekar toprak verilmiştir. Vakıflar İdaresi tarafından satılan topraklar ise Ziraat Bankası tarafından satın alınıp çiftçilere dağıtılmıştır. Bu toprakları da ilave edince 1944 tarihine kadar Cumhuriyet döneminde dağıtılan arazinin genel toplamı 11-12 milyon dekara ulaşmaktadır. Atatürk hayattayken dağıtılan toprak miktarı bu dönemde (1944'e kadar) dağıtılan toprakların %91'i gibi çok büyük bit kısmını oluşturmuştur.

Atatürk'ün ve genç Cumhuriyet'in bütün iyi niyetli çabalarına karşın aralıksız devam eden karşı devrimci ve emperyalist destekli "feodal isyanlar" ve Atatürk'ün zamansız ölümü, toprak reformunun yarım kalmasına neden olmuştur.

Kaynak
Akl-ı Kemal (2. Cilt), Sinan MEYDAN

Devamını oku...

20 Ağustos 2015 Perşembe

Atatürk (Gazi) Orman Çiftliği'nin Yok Edilişi


Atatürk'ün Örnek Çiftlikler Projesi'nin ilk uygulaması olan Atatürk Orman Çiftliği, Atatürk'ün kişisel malvarlığı içinde olduğundan 1937 yılında Atatürk tarafından şartlı olarak hazineye bağışlanmıştır. Bağışla ilgili resmi belgeye göre; Atatürk Orman Çiftliği üzerindeki bütün zirai işletmeler, donanımları ile birlikte bir zirai üretim birimi olarak korunması ve işlerliğinin devamı şartı ile hazineye devredilmiştir. Bağış senedinde ayrıca çiftlikte arazi ıslahı ve çevre düzenlemesi yapılması, çevrenin güzelleştirilmesi, halka gezecek-eğlenecek ve dinlenecek sağlıklı yerler sağlanması, halka nefis ve katkısız gıda maddeleri üretilmesi ve temini amacı açıkça belirtilerek bunların gerçekleştirilmesi yükümlülüğü konulmuştur. Atatürk'ün kişisel mülkünü bağışladığı hazine, Atatürk Orman Çiftliği'nin mülkiyetini yukarıdaki yükümlülükleri ile birlikte devralmıştır.

Atatürk'ün Türk milletinin hizmetine sunduğu Atatürk Orman Çiftliği, zaman içinde Atatürk'ün vasiyeti çiğnenerek işletilmemeye başlanmıştır. İhmaller, suistimaller ve yanlış politikalar yüzünden Atatürk Orman Çiftliği gittikçe küçülmüştür. 2008 yıl sonu itibariyle çeşitli sebeplerle çiftlik arazilerinde meydana gelen kayıp, 22.078 dekara ulaşmış bulunmaktadır. Bu miktar, Atatürk'ün vasiyetiyle hazineye hediye etmiş olduğu toplam arazinin %42'sine eşit bulunmaktadır.

1925 yılında Mustafa Kemal Atatürk'ün mülkiyetinde olan 52 bin dekarlık çiftlik arazisi, üzerindeki taşınmazlarla birlikte 1937 yılında Hazine’ye bağışlanmış, 1950 yılında çıkarılan Atatürk Orman Çiftliği Müdürlüğü’nün kuruluş kanunuyla, devlet malı olarak tarif edilen çiftlik arazilerinin kamulaştırılması ya da gerçek veya tüzel kişilere devrinin özel kanunlarla gerçekleştirilebileceği belirtilmiştir. Ve o tarihten itibaren tam da belirtildiği gibi, kamuya ait olan AOÇ arazisinin bir bölümü 1950-83 yılları arasında çıkarılan çeşitli özel yasalarla kiralama, kamulaştırma ve devir yoluyla elden çıkarıldı. Bugüne gelindiğinde ise; Şeker Fabrikası, Türk Traktör, TİGEM, MİTAŞ, Ankara Otobüs Terminali (AŞTİ), Gençlerbirliği ve Ankaragücü Spor Kulüpleri, Toprak Malzeme Ofisi, Devlet Mezarlığı, Petrol Ofisi A.Ş.Genel Müdürlüğü, ASKİ Genel Müdürlüğü, Türkiye Jokey Kulübü, Atlı Spor Kulübü, Binicilik İhtisas Kulübü, Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü, Ankara Set Çimento Fabrikası, MİT Müsteşarlığı, Büyükşehir Belediyesi Fen İşleri, BELKO, Yenimahalle ve Etimesgut Belediyeleri, Karayolları Genel Müdürlüğü, Etibank, Makine Kimya Enstitüsü (MKE), Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO), Devlet Su İşleri (DSİ), SSK, Şap Enstitüsü, MTA, TPAO, MİTAŞ, PTT Genel Müdürlüğü, Kayalar İnşaat gibi çeşitli kurum ve şirketlere kiraya verilmiş ya da satılmış durumdadır.


Tapusu Orman Genel Müdürlüğü'ne ait Gazi Yerleşkesi 1. Sit alanıyken, imara açılabilmesi için 2011 yılında çıkarılan bir yasayla ‘1. Derece Doğal ve Tarihi Sit’ alanı statüsü ‘3. Derece Doğal Sit’ alanına dönüştürülmüş ve TOKİ’ye devri gerçekleştirildikten sonra büyük bir alana (mahkemenin durdurma kararına rağmen) Cumhurbaşkanlığı Sarayı yapılmıştır.

Kaynaklar
Akl-ı Kemal (1. Cilt), Sinan MEYDAN
Atatürk Orman Çiftliği: Bir Modernleşme Hikayesi, Toplumcu Mimarlar ve Mühendisler Meclisi

Devamını oku...

19 Ağustos 2015 Çarşamba

Atatürk (Gazi) Orman Çiftliği'nin Özellikleri


Atatürk Orman Çiftliği'nin; 582 dönümü meyvelik, 700 dönümü fidanlık, 148.000 dönümü tarımsal arazi, 1450 dönümü ormanlık, 400 dönümü Amerika asma fidanlığı, 100 dönümü de park ve bahçe olarak ayrılmıştır.

Çiftliğe dikilen güller Hollanda'dan ve Almanya'dan getirilmiştir. Çiftlikte bir tavuk çiftliği ve bir hayvanat bahçesi kurulmuştur.

Çiftlikte 8 fabrika (imalathane) kurulmuştur. Bu fabrikalar şunlardır:

Süt Fabrikası: Günde 15.000 litre süt ve 1000 kilo tereyağı işleyebilmektedir.



Bira Fabrikası: Yılda 7000 hektolitre bira üretebilmektedir.


Malt Fabrikası: Bira üretiminde kullanılacak maltı üretmektedir. 

Buz Fabrikası: Günde 4 ton buz üretebilmektedir.

Soda-Gazoz Fabrikası: Günde 3000 şişe soda ve gazoz üretebilmektedir.

Şarap İmalathanesi: Yılda 80.000 litre şarap üretebilmektedir. 


Deri Fabrikası: Yılda 14.000 çeşitli deri işleyebilmektedir.

Ziraat Aletleri ve Demir Fabrikası: Her türlü ziraat aletini ve demir aksamı üretebilmektedir.

Avusturya'nın ilk Türkiye Büyükelçisi R. Von Kral, 1935'te yazdığı "Kemal Atatürk'ün Ülkesi"adlı kitabında Atatürk Orman Çiftliği ile ilgili gözlemlerini şöyle anlatmıştır: 

"Burada tahıl ürünleri, sebzeler, çiçekler ve tüm meyveler üretilmekte, ağaçlandırma ve fidanlıkların bakımı yapılmakta, yabancı türlerden yararlanılarak hayvancılık yapılmaktadır. Çiftlikte bir tarım işletmesi için gerekli tüm yapılara ek olarak kırsal kesimin de yararlandığı bir makine onarım atölyesi, gelişmiş bir bira fabrikası, bir kimya laboratuvarı, modern bir kümes bulunmakta; arıcılık, süt, peynir ve buz üretimi yapılmaktadır. Ankara halkının gözde gezinti yerleri arasında olan bu çiftlik bahçe, havuz gibi zenginlikleriyle bir zamanların çorak toprağında gerçekleştirilmiş bir uygarlık başyapıtıdır.



Ormanlık alanda yapılanlar, bugüne değin çıplak kalan Türk topraklarının büyük bir bölümünün düzenli ve sürekli bir çabayla yeniden ağaçlandırılabileceğini göstermiştir. Çiftliğin üstün nitelikli ürünleri pazarlarda alıcı bulmaktadır."

Benoit Mechin'in "Kurt ve Pars" adlı kitabında belirttiği gibi: "Bu örnek çiftliği, onun isteği üzerine bir çalışma ve eğitim merkezi haline getirildi ki, bütün Doğu'da bir benzeri yoktu. Bu tarım enstitüsü bütün İç Asya'ya pek büyük faydalar temin etti. Buradan Anadolu köylülerine, hayvan cinslerini iyileştirmeye yarayan damızlıklar ve 'Başkumandan buğdayı' dedikleri tohumluklar verildi.



Nihayet Ziraat Bankası'nın arttırdığı kredilerle köylü yeni biçim tarım aletleri satın alabildi ve bu sayede vaktiyle Rum ve Ermeni sermayedarların elinde soyula soyula düştüğü elim sefaletten kurtulmaya başladı." 

Dünyanın İlk Biyoyakıtı

Biyoyakıt, ilk kez Atatürk'ün talimatıyla Atatürk Orman Çiftliği'nde üretilerek kullanılmıştır.

Devlet Planlama Teşkilatı uzmanlarından Emrah Hatunoğlu'nun hazırladığı "Biyoyakıt Teknolojilerinin Tarım Sektörüne Etkileri" adlı tez, çağın yakıtı olarak tanınan biyoenerji türevlerinin Türkiye'deki geçmişine ilişkin ilginç bir detayı gün yüzüne çıkarmıştır. 

Gelişmiş ülkelerde bile geçmişi 20-30 yılı ancak bulan biyoykıtlarla ilgili, Türkiye'nin 1930'lu yıllarda raporlar hazırlayıp üretime geçtiği arşiv belgeleriyle kanıtlanmıştır. 

Belgelere göre, dünyadaki biyoyakıt teknolojisinin ilk örneği, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'na bağlı Atatürk Orman Çiftliği bünyesinde geliştirilmiştir. 

1934'ten itibaren bugünkü adıyla "biyodizel" üretiminin çiftlikte kullanıldığı kaydedilen tezde, "Atatürk'ün de talimatıyla dönemin milletvekilleri ve ilgili kurumların yetkililerinin 1934 yılında imzaladığı belge, Türkiye'de biyoyakıta ilişkin ilk resmi belge olması açısından önemlidir. Belge, çiftlikte 'Bitkisel Yağların Tarım Traktörlerinde Kullanımı' isimli çalışmanın devletçe başlatıldığını gösteriyor.Çalışma ile, çiftlikte tarımsal üretimde faaliyet gösteren traktörlerde bitkisel yağların yakıt olarak kullanımı sağlanmıştır. Böylece o zamanki adı bitkisel yağ da olsa 'biyodizelin' araç motorlarında kullanımı gerçekleştirilmiştir." denilmiştir.


Kaynaklar
Akl-ı Kemal (1. Cilt), Sinan MEYDAN
Atatürk Orman Çiftliği: Bir Modernleşme Hikayesi, Toplumcu Mimarlar ve Mühendisler Meclisi

Devamını oku...

18 Ağustos 2015 Salı

Atatürk (Gazi) Orman Çiftliği'nin Kuruluşu


"Ağaçsız orman ve ağaçsız toprak vatan değildir..." diyen Atatürk, Türkiye'nin tamamının ağaçlandırılarak adeta yeşil bir cennete dönüştürülmesini istemiştir. Bu amaçla ağaçlarla bezenmiş yeşillikler içinde modern tarım ve hayvancılık yapılan örnek çiftlikler kurmaya kara vermiştir. Öncelikle genç Türkiye Cumhuriyeti'ne başkent olarak seçilen bozkır Ankara'nın, genç Cumhuriyet'e yakışır bir şekilde ağaçlandırılarak yeşillendirilmesini istemiştir. Bu nedenle Örnek Çiftlikler (Yeşil Cennet) Projesi'nin ilk örneğini (çiftliğini) Ankara'da hayata geçirmiştir. Prof. Dr. Şerafettin Turan bu gerçeği şöyle ifade etmiştir: 

"Doğa ve yeşile olan aşkı nedeniyle Orta Anadolu bozkırında yer alan başkent Ankara'yı yeşertmeyi amaçlamış ve kurmakta olduğu çiftliğin aynı zamanda bir ormana dönüşmesini istemişti. Bu nedenle ona Gazi Orman Çiftliği denmişti." 

O günlerde ağaçsız, yeşilsiz kara kuru bir kent olan Ankara'nın bu haliyle başkent olmasının mümkün olmadığını düşünenlerin sayısı hayli fazladır.

Atatürk çok kararlıdır. Ankara'nın ağaçlandırılarak Türkiye Cumhuriyeti'ne yakışır bir "yeşil cennet" haline getirilebileceğine inanmıştır bir kere... Bu inancı doğrultusunda, "Burada bir çiftlik kuracağım. Bu çiftlikte hayvanlar yetiştireceğim. Bir küçük ormanın kenarında tarım endüstrimize ait bacalar tütecek." diyerek Ankara'da bir orman çiftliği kurmuştur. 

Atatürk, 1925 yılı ilkbaharında Türkiye'nin tanınmış ziraatçilerinden bir grup oluşturmuş ve onlara Ankara'da büyük bir çiftlik kurmak istediğini açıklamıştır. Atatürk ziraatçi heyetinden öncelikle kurmayı düşündüğü çiftlik için arazi bulmalarını istemiştir.

O heyetteki bir ziraatçi, bu konu hakkında şunları söylemiştir:

"... Tetkiklerimiz bittiği zaman neticeyi Büyük Şef'e arz ettik. Atatürk, elleriyle bugünkü çiftliğin olduğu yeri işaret etti: 'Burayı gezdiniz mi?' Buranın bir çiftlik kurmak için bulunması lazım olan vasıflarından hiçbirini taşımadığı; bir bataklık, çorak, fakir olduğu hakkındaki ortak kanaatimizi söyledik. Atatürk'ün bize cevabı şudur: 'İşte istediğiniz yer böyle olmalıdır. Ankara'nın kenarında hem batak hem çorak hem de fena bir yer. Bunu ıslah etmezsek kim gelip ıslah edecektir."


Belli ki imkansızı başarmaya alışmış adam yine bir imkansızın peşine düşmüştür. Atatürk, fırsat buldukça Ankara'daki direksiyon binasında genç tarım (ziraat) mühendisi Tahsin Coşkan'la birlikte çiftlik arazisinin  planı üzerinde çalışmıştır. Zaman zaman bu çalışmalara başka uzmanlar da katılmıştır. Atatürk, kendisine yeşil, sulak arazi önerenlere, "Ben zor olanı yapayım. Siz arkamdan kolay olanları nasıl olsa yaparsınız." demiştir. 

Atatürk'ün amacı çok amaçlı bir örnek çiftlik kurmaktır. Bu nedenle "Çiftlik modern, bilimsel, bize uygun tarım için iyi bir örnek olmalı... Köylü gençler burada bir süre çalışarak köylerine doğru tarımı götürmeliler. Tarım aletlerini kullanmayı, onarmayı öğrenmeliler." demiştir. Atatürk'ün çiftlikle ilgili çok başka hayalleri vardır. Her zaman olduğu gibi yine halkını düşünmüştür: 

"Halk için büyük, çok güzel bir bahçe yapalım. Gelip eğlensinler, çocuklar oynasın. Büyük bir de havuz olsun. Dileyen yüzsün, dileyen sandala binsin. Uygun yer bulunabilirse bir havuz daha yapalım. Ankara suya, yüzmeye alışsın. Su uygarlıktır. Benim için de tepeciklerden birinin üzerinde bir ev yeri ayırın..."


Atatürk, çiftliğin yerinin tespitinden çiftlikte yer alacak yapılara, dikilecek ağaçlara kadar her şeyle, bir tarım mühendisi gibi çiftlik planı üzerinde ilgilenmiş, bu da yetmemiş, başından sonuna kadar çiftlik inşasında bulunarak bir tür gözlemcilik yapmıştır.

Atatürk, çiftliğin kurulacağı 20.000 dönümlük bataklık ve sazlık araziyi bizzat satın almıştır. Çiftliğin temeli 5 Mayıs 1925 tarihinde, bir Hıdırellez günü atılmıştır. 
Atatürk Orman Çiftliği, AOÇ, Mustafa Kemal Atatürk
Gazimiz Çiftçi İnkılabı Yaparken!

Çiftliğin inşasının başladığı Yassıdere denilen yerde Atatürk ve arkadaşları için de üç çadır kurulmuştur. Atatürk, Rasuhi Bey, İsmail Hakkı Bey, Nuri Conker, Salih Bozok, Kılıç Ali çadırların önündeki hasır koltuklara oturarak çiftliğin temel atma törenine ve sonraki çalışmalara tanıklık etmişlerdir. 

Çiftliğe her yıl 50.000 ağaç dikilmesi planlanmıştır. 

Atatürk çiftlik inşaatı çalışmalarını çok yakından takip etmiş, sık sık çiftliğe gelerek çalışmaları denetlemiştir. Bir gün traktör kullanmak istemiştir. Tahsin Bey, güneşten korunması için traktör üzerine bir tente yaptırmıştır. Atatürk bu tenteli traktörle çiftliğin bir kısım toprağını sürmüştür. 


Atatürk, 5 Matıs 1925'ten 21 Eylül 1925 tarihine kadar her gün birkaç saatini çiftlikte geçirmiştir. Kimi kez köşke arka yoldan traktörle gelmiştir.

Atatürk, 6 Kasım 1925 tarihinde birkaç dostuyla birlikte çalışmaların durumunu yakından görmek için yine çiftliğe gitmiştir. Anayollar yapılmış; bazı tarlalar, sebze bahçeleri, bağlar ekilmiş, dört bir yana binlerce fidan dikilmiştir. Artezyen kuyularından fışkıran sular kanallardan akarak büyük dereye karışmaktadır. Atatürk rahatlamıştır. Çiftliğin iki-üç yılda tamamlanacağına kanaat getirmiştir. Tepe üzerinden yollar, ağaçlar, binalar, tarlalar, çimenler görünmektedir. Bu manzarayı seyreden Atatürk, Nuri Conker'e dönerek, "Sevgili Nuri, bu çorak toprakta ısırgan otu bile bitmez dediğini hatırlıyor musun?" diye sormuştur. Nuri Conker, "Hayır efendim, hatırlamıyorum!" diye cevap verince Salih Bozok, Nuri Conker'e, "Yine yenildik!" demiştir.

1927 baharında çiftliğe üçüncü defa çeşitli türlerde 50.000 ağaç daha dikilmiştir. Sebzeler yetişmiş, yoğurt ve peynir üretimi başlamıştır. Buğdaylar baş vermiş, tarlalar yeşermiştir. Atatürk'ün istediği iki katlı evin ve yakınındaki büyük havuzun yapımı bitim aşamasına gelmiştir.Bu yapılar Marmara Köşkü ve Marmara Havuzu diye adlandırılacaktır.

Atatürk'ün asıl amacı Ankara örneğinden yola çıkılarak bütün Türkiye'nin modern tarım ve hayvancılık yapılan işlevsel bir yeşil cennete dönüştürülmesidir.

Atatürk Orman Çiftliği, Türkiye'nin ve dünyanın başarıya ulaşmış en çevreci projelerinden biridir.

Kaynaklar
Akl-ı Kemal (1. Cilt), Sinan MEYDAN
http://www.karikaturlerdeataturk.com/
Devamını oku...

17 Ağustos 2015 Pazartesi

Kağnı Komutanı


Kağnı komutanlığı, dünyada sadece Türk Kurtuluş Savaşı’na özgü bir kavramdır.

Kurtuluş Savaşı sırasında İstanbul’dan kaçırılan ve Rusya’dan alınan silah ve cephane, Milli Hükümet'in elindeki üç eski gemi Alemdar, Preveze ve Aydın Reis tarafından İnebolu ve Samsun gibi Karadeniz limanlarına boşaltılmış ve buradan cepheye gönderilmiştir. Bu sevkiyat işini daha çok İnebolu, Kastamonu ve Çankırı yöresi kadınları gerçekleştirmiştir.

Cephe gerisinden cepheye yiyecek, giyecek, malzeme, silah ve cephane taşıma işinde görev alan kadınlara, çocuklara ve yaşlılara yol gösterecek kişiler vardı. İşte bunlara “kağnı komutanı” denilmişti. Kurtuluş Savaşı’nın kağnı komutanlarından biri de Enver Behnan Şapolyo idi.


Şapolyo yıllar sonra bu önemli görevini şöyle anlatmıştır:

"Milli Mücadele’nin ilk günlerinde bana milli bir görev verilmişti. O da kağnı komutanlığıydı. O acı ve yoksul günlerde ordumuzun geri hizmetleri üç türlü araçla sağlanmaktaydı. (Bunlar) deve kolları, katır kolları ve kağnı kollarıydı. Çünkü o zamanlar ordumuzun elinde hiçbir motorize kuvvet yoktu, İnönü cephesinde silah ve yiyecek bu taşıma kollarıyla sağlanmaktaydı.

Deve kolları pek süslüydü. Develerin hörgüçlerinden boyunlarına kadar renkli püsküller ve aynalar sarkmaktaydı. Her devenin hörgücünün üzerine de üç tane cephane sandığı yerleştiriliyordu. Deve kolları böylece bir dizi oluşturarak ağır ağır İnebolu’dan Eskişehir yolunu tutmaktaydı. 

Katır kolları da pek ilginçti. Katırların boyunlarındaki iri tunç çanlar, bu gürültü içinde katırlar da yola düzülürler, onlar da cephane taşırlardı. 

Benim kolum kağnı kollarıydı. Kağnılar vilayet olarak nöbete gelirler ve görevlerini tamamladıktan sonra yurtlarına dönerlerdi. 

Kağnılar iki tekerlekli basit şekilde yapılmış birer yük arabasıydı. Bunları öküzler ve mandalar çekerlerdi. Kağnıların hep birden çıkardıkları inilti ta uzak yerlerden işitilirdi. 


Bana her seferinde kırk kağnı verilirdi. Kağnıcıların çoğu kadın olurdu. Çünkü delikanlılar cephedeydiler. Bir seferinde benim kağnıcılarımın otuzu kadın, sekizi çocuk, ikisi de altmış yaşından yukarı ak sakallı ihtiyarlardan oluşmuştu. Bize muhafız olarak da silahlı Koruma Bölüğü erlerinden bir milis er verilirdi. Bunlar hapishanelerden çıkarılıp vatan hizmetine verilmiş mahpuslardı."

Cephane ve yiyecek taşıyan kağnıların gerçek komutanları kadınlardı kuşkusuz. Fedakâr, vatansever, kahraman Türk kadınları...

Tekalifi Milliye Komisyonlarında görev alan bir görgü tanığı, Cevdet Kerim İncedayı, anılarında, gönüllü olarak kağnı kullanmaya gelen kahraman kadınlarımızdan şöyle söz etmiştir: 

“Bize ayrılan mıntıkada 300 kağnı arabası saptadık. Bunları muharebe sırasında hemen düzenleyebilmek için bir deneme çağrısı yaptık.

Bildirimizden 24 saat sonra 250 araba gelmiş bulunuyordu. Bazıları, öküzleri olmadığından arabalarına ineklerini koşmuşlardı. Arabaları getirenlerin bir kısmı çocuk ve yaşlılar, çoğu da kadınlardı. Tümen komutanı düzlükte sıralanan bu insanları denetlerken uzun övendireleriyle sevgili hayvanlarının başlarında dizilen kadınlara, erkeklerinin niçin gelmediklerini sordu. Bu güç işte çok yorulacaklarını hatta dayanamayacaklarını söyledi. Kadınların verdiği yanıt şuydu:

‘Erkeklerimiz hizmettedir, (askerdir). Emrinize biz geldik. Böyle bir günde bize bu kadarcık iş düşmesin mi?’

Oysa bunların çoğu, yıkılıp yakılmış köylerinde çocuklarını komşularına teslim etmişlerdi. Nitekim muharebe haşlayınca bunlar, uzun günler gene bizimle geldiler, içlerinde yollarda doğuranlar oldu. Cephede bu çabalar sürerken gerilerde İnebolu-Ankara yollarında da bu halk sırtlarında cephane taşıyordu.” 

Kaynak
Akl-ı Kemal (3. Cilt), Sinan MEYDAN

Devamını oku...

16 Ağustos 2015 Pazar

Türk Tarihine Dayanan Laiklik

Laiklik adam olmaktır, Mustafa Kemal Atatürk

Atatürk'ün laiklik uygulaması Fransız laikliğinden çok Selçuklu laikliğinden esinlenmedir.

Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, 1055 tarihinde güçlü bir orduyla Şii Büveyhoğullarının elindeki Bağdat önlerine gelmiştir. Büveyhoğullarının zulmünden bıkmış olan Halife Kaim Biemrullah, Tuğrul Bey adına hutbe okutarak onun hükümdarlığına sığınmıştır. Böylece 15 Aralık 1055 tarihinde Halife'nin emri üzerine Bağdat'ta adına hutbe okunan Tuğrul Bey, Bağdat'ın yeni hakimi olmuştur. Tuğrul Bey, Halife'nin siyasi yetkilerini elinden alarak onu sadece din işlerinden sorumlu hale getirmiştir. Böylece İslam dünyasında ilk kez din işleriyle dünya işleri birbirinden ayrılmıştır. Neresinden bakılırsa bakılsın bunun adı laikliktir. O zaman Selçukluların buna laiklik dememiş olmaları bu gerçeği değiştirmez. Dahası, Tuğrul Bey'in bu uygulaması Batı'daki laiklik uygulamalarından da öncedir. 

Atatürk, Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey'in Abbasi Halifesi'ni kontrol altına alarak Halife'nin siyasi yetkilerini kendi üzerine aldığını, dini başkanlığı kabul etmeyerek laik bir devlet reisi kalmayı tercih ettiğini belirtmiştir. Atatürk, Tuğrul Bey'in laiklik uygulamasını takdir ederken onun, hazır eline fırsat geçmişken "halifeliği" kaldırmamasını hata olarak yorumlamış ve bu hatanın sonraki dönemlerde Türk-İslam tarihini olumsuz yönde etkilediğini ifade etmiştir.

Atatürk, laik Türkiye'yi kurarken bir taraftan Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey'in laiklik uygulamasından esinlenmiş, diğer taraftan Tuğrul Bey'in yarım bıraktığı işi tamamlayarak halifeliği kaldırmıştır.




Kaynak
Akl-ı Kemal (1.Cilt), Sinan MEYDAN

Devamını oku...

15 Ağustos 2015 Cumartesi

Atatürk'ün İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi


Atatürk ölünceye kadar köylüyü/çiftçiyi koruma konusuna kafa yormuştur. Kalkınmanın tabandan yani köyden başlaması gerektiğini düşünen Atatürk, Türkiye'nin gerçek anlamda çağdaşlaşması için her şeyiyle çağdaş köyler kurulması gerektiğini düşünmüştür. Bu amaçla bizzat üzerinde kafa yorduğu İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi'ni geliştirmiştir.

Atatürk'ün üzerinde çalışarak uygulanmasını istediği bu proje, Afet İnan'ın "Devletçilik İlkesi ve Türkiye Cumhuriyeti'nin Birinci Sanayi Planı 1933" ve Cumhuriyetin Ellinci Yılı İçin Köylerimiz" adlı kitaplarında yer almıştır. 

Afet İnan, aslını Türk Tarih Kurumuna bağışladığı Atatürk'ün İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi belgesini, Trakya Umumi Müfettişi General Kazım Dirik'ten aldığını ve Atatürk'ün bu projeyi onaylayıp geliştirerek uygulanmasını istediğini belirtmiştir.

Atatürk, bu proje konusunda Hasan Rıza Soyak'a da şunları söylemiştir: "Eğer Hükümet, Dirik'in girişim ve düşüncelerinş benimser, bir elemeden geçirir, daha derli toplu, daha hesaplı bir biçime koyarsa ele mükemmel bir köyleri kalkındırma programı geçebilir."

Afet İnan, Cumhuriyet'in 50. yılı nedeniyle 1970'lerde tekrar gündeme gelen projenin hayata geçirilmesi için Bayındırlık Bakanlığı ve valilere mektuplar göndermiştir. 70'li yıllarda bu projenin hayata geçirilmesi için çalışma atölyeleri bile kuran Afet İnan, finansman sorununun çözülmesi için Meclis'e yasa tasarısı sunulmasına da önayak olmuştur. Ancak proje bir türlü hayata geçirilememiştir.


Atatürk'ün İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi'nin amacı, çağdaş ve çevreci bir köy yaratmaktır. 

İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi, daire yerleşim planına sahiptir. Daire planın tam merkezindeki küçük dairenin etrafına, gittikçe genişleyen dört daire eklenmiştir. Plan bu yönüyle, ilk bakışta bir dart tahtasını andırmaktadır. Merkezden çevreye doğru helezonik bir biçimde gittikçe genişleyen dört parçalı köy planı, merkezden dışa doğru 6 yolla bölünmüştür.

Aslı Türk Tarih Kurumunda saklanan İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi'nde 43 yapı bulunmaktadır. 

Atatürk'ün İdeal Cumhuriyet Köyü'nde yer alan kurumlar, yapılar ve alanlar şunlardır: 

1. Okul ve Tatbikat Bahçesi
2. Öğretmenevi
3. Halkodası (CHP Kurağı)
4. Köy Konağı
5. Konuk Odası
6. Okuma Odası
7. Konferans Salonu
8. Otel-Han
9. Çocuk Bahçesi
10. Köy Parkı
11. Telefon Santrali ve Köy Söndürgesi
12. Radyolu Köy Gazinosu
13. Ebe ve Sağlık Kurucusu
14. Tarımbaşı
15. Hayvan Sağlık Kurucusu
16. Sosyal Kurumlar
17. Ziraat ve Et İşleri Müzesi
18. Gençler Kulübü
19. Hamam
20. Etüv Makinesi (Buğu s.)
21. Köy Yunak Yeri
22. Cami
23. Revir
24. Kooperatifler
25. Köy Dükkanları
26. Spor Alanı
27. Damızlık Tavuk, Tavşan ve Arı İstasyonları
28. Damızlık Ahır (Aygır ve Boğa)
29. Kanara
30. Mandıra
31. Değirmenler
32. Fabrika
33. Asri Mezarlık
34. Hayvan Mezarlığı
35. Kireç, Taş, Tuğla ve Kiremit Ocakları
37. Yonca ve Hayvan Pancar Tarlası
38. Köy Gübreliği
39. Fenni Ağıl
40. Pazar Yeri ve Köy Zahire Locası
41. Aşım Durağı
42. Panayır Yeri
43. Selektör Binası

Orda bir köy hayal edin, uzakta! O köyün bir konferans salonu olsun, ziraat ve et işleri müzesi olsun, fabrikası olsun ve dahası bir hayvan mezarlığı olsun!...


Atatürk'ün İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi, zannedildiği gibi sadece kağıt üzerinde kalan bir proje olmamıştır. Atatürk, bu projenin bir an önce hayata geçirilmesini istemiştir. Bu doğrultuda Trakya'nın bazı bölgelerinde çalışmalar yapılmış, Polenezköy civarında bir Cumhuriyet Köyü kurulmuş, Ankara'da Temelli köyünde bu plana göre bazı çalışmalar yapılmıştır. 

Ankara Temelli köyünde, bölgenin yapısı nedeniyle tam anlamıyla bir dairesel plan uygulanamamıştır. Ancak Polenezköy'deki Cumhuriyet Köyü'nde daire şeklinde bir yapı oluşturulmuştur. Ortada bir meydan ve meydana açılan geniş yollar, planın uygulandığını göstermektedir. Ancak planı oluşturan diğer üniteler hayata geçirilememiştir. 

Kaynak
Akl-ı Kemal (2. Cilt), Sinan MEYDAN

Devamını oku...
Related Posts with Thumbnails Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...