26 Eylül 2015 Cumartesi

26 Eylül Türk Dil Bayramı

Birinci Türk Dili Kurultayı

Atatürk'ün 12 Temmuz 1932'de kurduğu Türk Dil Kurumu (Türk Dili Tetkik Cemiyeti),  Türk dilinin öz güzelliğini meydana çıkarmak ve onu yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek amacıyla çalışmalarına başlamış ve kuruluş işlemlerinin tamamlanmasının ardından yetkili kurullarını seçmek, gerçekleştirilecek çalışmaları belirlemek, yöntem üzerinde tartışmak amacıyla Atatürk’ün isteğiyle 26 Eylül - 5 Ekim 1932 tarihlerinde ilk kurultayını düzenlemiştir. 26 Eylül 1932'de başlayan 1. Türk Dili Kurultayı'na birçok bilim adamı, yazar, şair, gazeteci ve devlet adamı katılmıştır.

Birinci Türk Dili Kurultayı, Dolmabahçe Sarayı’nın Muayede (Bayramlaşma) Salonu’nda yaklaşık üç bin kişinin katılımıyla 26 Eylül 1932 günü saat 14.00’te Türk Dili Tetkik Cemiyeti Reisi Samih Rifat Bey’in konuşmasıyla açılır. Kurultay Başkanlığına Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Kâzım Paşa, Yardımcılıklarına ise Maarif Vekili Reşit Galip ile Samih Rifat Beyler seçilirler.

Herhangi bir açış veya kapanış konuşması yapmayan Atatürk, Kurultay’ın bütün oturumlarına katılmış; bildirileri dinlemiş, oturum aralarında bildiri sahipleriyle sohbet etmiştir.

Kurultay’a her birinin okunması birkaç saat alan hatta bazılarının birkaç oturum sürdüğü yirmi bir bildiri sunulmuştur. Bildiri sunanlar arasında Samih Rifat, Saim Ali, Ahmet Cevat, Agop Martayan, Mehmet Saffet, Artin Cebeli, Hakkı Nezihi, Ragıp Hulusi, Hasan Âli, Raifpaşazade Fuat, Abdullah Battal, Bedros Zeki, Şeref, Faik Ali, Hüseyin Cahit, Uşşakizade Halit Ziya, İhsan, Ruşeni, Köprülüzade Fuat, Besim Atalay yer almaktadır.

Kurultay’da Türk Dili Tetkik Cemiyetinin tüzüğü kabul edilmiş, yetkili kurulları seçilmiş, yöneticileri belirlenmiş, Cemiyetin çalışmalarına yön verecek yedi maddelik “Çalışma Programı” da üyelerce benimsenmiştir. Türkçenin Sümer, Eti gibi en eski “Türk” dilleriyle gerek Hint-Avrupa, Sami dilleriyle karşılaştırmasının yapılması; karşılaştırmalı dil bilgisinin hazırlanması; Türk lehçelerindeki kelimelerin derlenerek önce lehçeler sözlüğünün, sonra da esas Türk sözlüğünün yapılması; Türk dilinin tarihî dil bilgisinin yazılması; yurt dışında yayımlanan Türk dili ile ilgili eserlerin toplanması, gerekli olanların Türkçeye çevrilmesi; bir dergi yayımlanması gibi maddeler yer almaktadır.

Kurultay, yapılan ateşli konuşmalar ve oy birliği ile alınan kararlarla âdeta bir bayram havası içinde geçmişti. Kurultay’ın sonlarına doğru bir önerge veren Halit Fahri Bey, Kurultay’ın açılış günü olan 26 Eylül’ün Dil Bayramı olarak kutlanmasını teklif etmişti. Bu teklif Kurultay katılımcılarınca da benimsenmiş böylece 26 Eylül ülkemizde Dil Bayramı olarak kabul edilmiştir.

Yabancıların Türkçe Hakkındaki Görüşleri

Alman dil bilimci Friedrich Maks Müller, “Türk dilini incelerken insan zekasının dilde başardığı büyük mucizeyi görürüz.” der ve Türkçe için şunları söyler: “Türk dilinin çekim biçimindeki hiç bozulmayan düzgünlük ve düzen, yapısından gelen kavrama kolaylığı, dilde yaratılan bu olağanüstü anlatım gücünü anlayabilenleri heyecana sürükler. Türkçedeki en ustalıklı yapı, eylem (fiil) yapısıdır. Hiçbir dilin anlatamadığı ya da ancak birçok sözcükle anlatmaya çalıştığı anlam inceliklerini, Türk dili tek bir sözcükle anlatabilir.”

Fransız Türkolog Jean Deny, “Orta Asya’nın doğal ortamından böyle bir dil nasıl çıkabilir?” diyerek şaşkınlığını dile getirir ve şunları söyler: “Türk dilini, biz ünlü bilginlerden oluşmuş bir kurulun ortak çalışma ürünü olarak görmek gerekir. Ancak böyle bir kurul bile Tatar bozkırlarında kendi içgüdüsüyle bu dili yaratan insan aklının yerini tutamaz. Türkçe eylem(fiil)lerde kendine özgü öyle bir özellik vardır ki, bunun bir benzerine Arian dillerinin hiçbirinde rastlanmaz. Bu özellik, yapım ekleriyle yeni sözcük oluşturma gücüdür”.

Türkçe; C.E.Bosworth’a göre “başka dillere karşı üstünlüğü olan, olağanüstü zengin ayırtılı (nüanslı) bir dildir”; Herold Armstrong’a göre “Türkçe, Arapçanın sertliğini kıran, Acemcenin tatlılığını taşıyan, açık ve net anlatımlı”; Khail Ganem’e göre, “sesli harflerin sessizleri bir yıldız kümesi gibi sarıp yumuşattığı; ses uyumu mükemmel, sade, tatlı, canlı ve atik” bir dildir.

Atatürk'ün Türkçe İle İlgili Sözleri 

Türk milletindenim diyen insan her şeyden önce ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır

"Türk milletinin dili Türkçedir. Türk dili dünyada en güzel, en zengin ve kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk, dilini çok sevip onu yükseltmek için çalışır. Bir de Türk dili, Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk milleti geçirdiği sonsuz felaketler içinde ahlakını, göreneklerini, anılarını, çıkarlarını kısacası bugün kendisini millet yapan her niteliğinin, dili sayesinde korunduğunu görüyor. Türk dili, Türk ulusunun yüreğidir, beynidir."

"Türk demek, dil demektir. Milliyetin çok belirgin niteliklerinden biri dildir. Türk milletindenim diyen insan, her şeyden önce ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır."

"Türk dilinin kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için bütün devlet teşkilatımızın dikkatli, alakalı olmasını isteriz."

"Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması milli hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir, yeter ki bu dil şuurla işlensin."

"Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır."

"Kesin olarak bilinmelidir ki, Türk milletinin dili ve milli benliği bütün hayatında hakim ve esas kalacaktır."

"Zengin sözlüğümüzün toplandığı gün, milli varlığımız en kuvvetli bir dal kazanacaktır. Bizim milliyetçiliğimizin esası, dil birliğinin korunmasıyla mümkün olacaktır."

"Gaye, bugünkü ve yarınki Türk’ün medeniyetini kucaklayacak en güzel ve en ahenkli Türkçedir."

"Milli bilincin ayakta kalabilmesi ve uyanık bulunması için dil ve tarih uğrunda çalışmaya mecburuz."


Kaynaklar
TDK Başkanı Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın’ın Yetmiş Yedinci Dil Bayramı’nı Açış Konuşması, Türk Dili Dergisi
Uluslaşma Sürecinde Dilin Önemi (http://kuramsalaktarim.blogspot.com.tr/2015/09/uluslasma-surecinde-dilin-onemi.html#more)
http://www.ataturkinkilaplari.com/ao/31/ataturkun-turk-dili-ile-ilgili-sozleri.html
Devamını oku...

19 Eylül 2015 Cumartesi

Gazi Mustafa Kemal ve Milli Mücadele'de Gaza Ruhu

Mustafa Kemal Atatürk'e mareşal rütbesi ve gazilik unvanı verilmesi

Gazi Mustafa Kemal’in Milli Mücadele’ye Anadolu’dan başlaması, devşirme kökenli bürokrasinin ve önemli bir gayrimüslim nüfusunun bulunduğu İstanbul’un siyasi ve askerî önemini kaybetmesinin de başlangıcı olmuştur. Sonunda gazi unvanlı bir Türk komutanının Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti olarak Ankara’yı tercih etmesi, Osmanlı politik düzeninden nihai bir uzaklaşma olarak yorumlanmalıdır. 13 Eylül 1921’de Sakarya Meydan Muharebesi'nin kazanılması üzerine, 19 Eylül 1921 tarihinde TBMM, Mustafa Kemal’e mareşal rütbesi ile birlikte gazi unvanı vermiştir. Mustafa Kemal Paşa, “Neferlere” başlığı altında 20 Eylül 1337 tarihli kendi eliyle yazdığı ve silah arkadaşlarına gönderdiği mesajda bu unvan ve rütbeyi ancak onlara izafe ederek taşıyacağını belirtmiştir. Milli Mücadele'nin askeri safhasının tam ortasında TBMM’den bu unvanı almasıyla Mustafa Kemal, Anadolu nezdindeki meşruiyetini pekiştirmiş olmaktadır.

Mustafa Kemal’e gazi unvanını veren ilk TBMM bir gazi meclisi olduğu gibi, Milli Mücadele sırasında, Gazi Meclisinin düzenli ordusu, ilk (İnönü Savaşları) ve son zaferini (Başkomutanlık Meydan Savaşı), halk arasında hala gaza ananelerinin yaşadığı Batı Anadolu topraklarında kazanmıştı. Bu saha, bir zamanlar uç bölgesi sayılan ve ilk gaza faaliyetlerinin başladığı topraklardı. Gazi Mustafa Kemal, 1924 yılında Dumlupınar’da büyük zafer hakkında konuşurken; “Arkadaşlar! Bu gaza ve şehadet diyarını terk ederken o hatırayı hep beraber hürmet ve tazim ile selamlayalım!” diyordu.

Antep ilinin başına gazi sıfatının konulması kararının, bu şehir halkının İstiklal Savaşı'nda gösterdiği yiğitlik ve kahramanlıkla birlikte gazi hatırasını yaşatmakla doğrudan ilgisi vardı. 1934 yılında Atatürk soyadını alan Gazi Mustafa Kemal’in, gazi unvanlı bir kentin nüfusuna kayıtlı olması da tesadüf değildir. Atatürk’le olan hatıralarını kaleme alan F. Rıfkı Atay, “Çankaya” (1984) adını verdiği eserinin her yerinde, onu hep “Gazi” diye anmıştır. Osmanlı’dan kalma birçok lakap ve unvanı kaldıran Atatürk’ün bir konuşma esnasında, kendisine “Paşa Hazretleri” denmesine tepki göstererek “Ne demek Paşa Hazretleri? Paşa Hazretleri yok, paşalık yok, bundan sonra bana paşa demeyiniz.” demiştir. Bundan böyle Gazi unvanını şerefle taşıyan Mustafa Kemal Atatürk, bütün yazılarını gazi imzasıyla kaleme almıştır.

Bu gaza geleneği, günümüzde de bazı faaliyetlerle canlılığını korumaktadır. Çeşitli savaş ve mücadelelerde hayatını kaybedenlere şehit, yaralı da olsa sağ dönen askerlerimize hala gazi demekteyiz. Sırası gelince Millet Meclisinin kutsal bir çatı olduğundan bahsedilmekte, bazı meclis oturumlarında meclis başkanları, gazi meclisi tabirini kullanarak bu ruha işaret etmektedirler. 1927 yılından beri her yıl düzenlenen Gazi Koşusu hala bu unvanla yapılmaktadır. Milli Mücadele'ye katılarak İstiklal Madalyası alanlara da İstiklal Savaşı Gazisi unvanı verilmiştir.

Osmanlılar, başından beri, fethettikleri toprakları hem iskan etmek ve hem de gaza yapmaları için Rumeli’ye göç ettirdikleri göçebe Türkmenleri, Yörük adıyla tanımlamıştır. Göçebe ve en iyileri konar-göçer olan bu zümrelerin mücadeleyle yoğrulmuş hayat serüvenleri, Osmanlı yöneticilerini, bunların savaşçılık kabiliyetlerinden yararlanma yoluna itmiştir. Türkmenlerin, hiçbir güç ve yönetimin emri altında yaşamak istemeyen bağımsız hareket etme karakterleri, gönderildikleri uç sahalarda düşmanla kolay baş etmelerini sağlıyordu. Anadolu’da Moğol hakimiyetine karşı gösterdikleri bağımsızlık mücadelesinde başı onlar çekmişti. Balkan topraklarını da arkasından gelen Türklere vatan açan yine bu Türkmenler idi. Geç dönem Osmanlı kaynaklarında Balkanlardaki bu Yörükler, evlad-ı fatihan olarak taltif edilmişlerdi. Mustafa Kemal’in de Karaman bölgesinden Rumeli’ye göçürülen Yörüklerden olduğu bilinmektedir. İşte uzun zaman sonra Milli Mücadele sırasında, 1921 yılında, Gazi Mustafa Kemal; “Hürriyet ve istiklal benim karakterimdir.” derken soyundaki Türkmen geleneğini de yansıtmış olmaktadır. Milli Mücadele'de Gazi Mustafa Kemal, Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı, Çanakkale Savaşları vb. birçok cephede savaşmış Anadolu halkının, yeniden savaş meydanlarına dökülmesinde, bu insanların ruhlarındaki gaza fikrine ve savaşlardaki doğal üstünlüğüne güvenmiş olmalıdır. Çünkü o, adı geçen savaşlarda Türk milletinin bu gaza ruhunu test etme fırsatı bulmuştu. Zaten Rumeli ve Anadolu’nun her bölgesinde, eski gazi örgütlenmelerini andıran Kuvayı Milliye teşkilatlanmaları meydana çıkmışlardı bile.

Doğduğu topraklar şimdi işgal altında kalmış, evlad-ı fatihânın bir üyesi olan Gazi Mustafa Kemal’in, kahraman ecdadının o kutsal gazi unvanını kullanmasının siyasi, askeri ve sosyal olduğu kadar tarihi bir yönü de olmalıdır. Bu arada şunu da ifade etmek gerekir ki, tarihimizde 93 harbi diye bilinen, 1877-78 Osmanlı Rus Savaşı ve daha sonra Balkan Savaşları sonucu çok büyük bir nüfus Anadolu’ya göç etmek zorunda kalmıştı. Balkan Türklerinin, Osmanlı’nın son zamanlarında dahi yöneticilerin, gazaya teşvik etmek için kendilerini evlad-ı fatihan (fatih torunları) adıyla yad ettikleri, o insanların toprakları şimdi işgal altındaydı. Gazi Mustafa Kemal’in Milli Mücadele sırasında Selanik dahil Batı Trakya topraklarını Misak-ı Milli sınırları içerisinde göstermesinin özel bir anlamı vardı. Ancak o, Milli Mücadele’ye, atalarının yüzyıllarca savaştığı Rumeli topraklarında ve Balkan sınırlarında değil de Anadolu topraklarında başlamak zorundaydı.

Eğer bu gaza ruhu, Anadolu’nun sinesinde bu denli kökleşmiş olmasaydı, Atatürk; ilke ve inkılaplarını Anadolu’da benimsetmeye çalışırken bu kadar başarılı olamayabilirdi. Çünkü gazi kimliği, ona Anadolu halkı katında büyük bir karizma yüklemişti. Atatürk, ilke ve inkılaplarını halka yaymaya çalışırken gazi kimliğinin büyük yararı olmuştur. Çünkü asırlarca, yediği her lokmayı padişahın bir lütfu sayan, geleneklerine bu derece kuvvetle bağlı bir toplumun, inkılapları kolayca benimsemesi beklenemezdi. İşte bu süreçte, aleyhinde oluşan şiddetli muhalefete rağmen Mustafa Kemal’in başarılı olmasında, gazi kimliğinin büyük yardımı olmuştur. Ayrıca Mustafa Kemal’in düşündüğü Milli Mücadele’yi, Anadolu’ya ve Türk milliyetçiliği üzerine bina etmesindeki sosyo-psikolojik faktörlerden biri de yüzyıllar boyunca ihmal edilen Türk milletinin, devşirme kökenli bürokrasiye ve gayrimüslim azınlıklara tercih edilmesi gerçeğidir. Bu kez Mustafa Kemal, kahraman ve fedakar Türk milletini, sadece kendi toprakları için, kendi davaları için gazaya davet ediyordu. Avrupa’da monarşilerin yıkılıp ulus devletlerin ortaya çıktığı bir dönemde, uluslararası siyasi konjonktürün de gereği buydu. Dolayısıyla Gazi Mustafa Kemal’in başlattığı Milli Mücadele'de, gaza düşüncesi gibi, dayanılan temel değerler de milli idi. 

İşte Gazi Mustafa Kemal, gelenekleriyle bu denli özdeşleşmiş bir din-tarım toplumundan, cumhuriyeti benimseyen ve özümseyen bir toplum çıkarmaya çalışırken Milli Mücadele sırasında görüldüğü gibi, sadece askeri alanda değil, siyasi ve idari sahada da gazi kimliğini kullanmıştır.

Kaynak
Osman Gazi'den Mustafa Kemal'e Anadolu Gazileri, Yrd. Doç. Dr. Selahattin DÖĞÜŞ
Devamını oku...

9 Eylül 2015 Çarşamba

İzmir'in Kurtuluşu ve Yüzbaşı Şerafettin

Yüzbaşı Şerafettin Bey

İzmir’in kurtuluşu, Konak’taki Hükümet Konağı’na koşar adım çıkan süvarilerin, balkonda asılı Yunan bayrağını indirmeleri ve yerine Türk bayrağını çekmeleriyle simgeleşmiştir. Bornova üzerinden, önlerine çıkan direniş engellemelerine karşın Türk süvarileri ellerinde kılıç, atlarının üzerinde doludizgin Alsancak sokaklarına dalmışlar, oradan Kordon’a çıkmışlar ve Konak’taki Hükümet Konağı'na yönelerek İzmir’in kurtuluşunun simgesi olan bu tarihsel olayı gerçekleştirmişlerdir. 15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgaline başlanılan nokta, 9 Eylül 1922’deki kurtuluşuna da mekan hazırlamıştır. Aynı zamanda bu iki önemli tarihsel olgu, Türkiye’nin işgali ve kurtuluşu olaylarıyla da özdeşleşmiştir.

Türkiye’de ne yazık ki, en önemli tarihsel olaylarda bile gerçek bilgilerin yerini alan polemikler, doğru tarih bilincinin oluşmasının önündeki en büyük engeldir. Böyle olduğu içindir ki, bu iki önemli tarihsel olgu üzerine ortaya atılan karşıt görüşler kafaları karıştırmaktadır. İlk kurşunu Hasan Tahsin’in atıp atmadığı yolundaki polemiklere şimdi bu kez de, Hükümet Konağı'na ilk bayrağı kimin çektiği tartışmaları almaya başlamıştır. Oysa bu ikinci olaydaki tarihsel gerçek, herhangi bir polemiğe yer bırakmayacak kadar açıktır. Kurtuluşu sırasında İzmir’e ilk giren kişinin Yüzbaşı Şerafettin olduğu dönemin bütün literatüründe açık biçimde yer almış, basında boy boy resimleri yayınlanmış; hakkında coşkulu, övgü dolu yazılar çıkmış; resmi kayıtlarda ve uygulamalarda Yüzbaşı Şerafettin’in adı “İzmir’e İlk Giren Zabit” olarak onaylanmıştır.

TBMM Başkanı ve Başkumandan Mustafa Kemal Paşa, Buhara Cumhuriyeti’nin İzmir’e ilk girecek zabit için kendisine teslim ettiği kılıcı, İzmir’de düzenlenen bir törenle, “İzmir’in Fatihi” diye anılan Yüzbaşı Şerafettin Bey’e vermiş; bir Yahudi yurttaşın ödül olarak ortaya koyduğu 500 liranın yarısını Yüzbaşı Şerafettin Bey almıştır.

Bu tarihsel gerçekliğe karşın bugün bu adsız kahramanın adını, dönemin uzmanı olan birkaç kişi dışında kaç kişi anımsayabiliyor?


Yüzbaşı Şerafettin Bey kimdir?


Yüzbaşı Şerafettin Bey, Kırımlı Yzb. İbrahim Bey adlı bir baba ile Maçkalı Zülüfoğullarından Bahriye Hanım adlı bir anneden 1889’da İstanbul’da dünyaya gelmiştir. 1906’da Harp Okulu’na girmiş, 1909’da subay çıkmıştır. Okuldan mezun olduktan sonraki ilk görevi, 1909-1911 tarihleri arasında Numune Süvari Alayı 4. Bölüğü'ndedir. 1912’de süvari tatbikat öğretmeni olan Şerafettin Bey, 15. Piyade Tümeni’nin ve Şehzade Osman Fuat’ın yaverliğini yapmıştır. Bu görevi sırasında Şehzade Osman Fuat Bey, Şerafettin Bey’e bir saat hediye etmiştir. Fransızca bilen Şerafettin Bey 1913’te Üsteğmen, 1917’de Yüzbaşı olmuş; 1922’de İzmir’in kurtarılışından sonra da binbaşılığa getirilmiştir. Kurtuluş Savaşı’ndan önce, Balkan ve Birinci Dünya Harplerine katılmıştır. 1912’de Çatalca muharebelerinde savaşan Şerafettin Bey, aynı yıl binicilik mektebinde muallimlik de yapmıştır. 1913’te Gelibolu, Lüleburgaz, Bolayır; 1915’te Seddülbahir, Kirte; 1916’da Dobrice; 1917’de Bir’üs-sebi, 1918’de Trablusgarp cephelerinde dövüşmüştür. Anadolu’nun emperyalist güçlerce işgal edilişine pek çok vatansever gibi onun da yüreği yanmış, vatan savunmasında, kanlı vuruşmalarda yer almıştır. Türk ulusunun adeta bir kader dönemi olan Sakarya Muharebelerinde, Döger cephesinde, olağanüstü bir gayretle bölüğünün başında savaşmıştır. Büyük Taarruz'da 2. Süvari Tümeni, 4. Alayı ile de Belova, Kula, Dereköy, Sabuncubeli ve Bornova’da savaşmış; bu cephelerde adını asıl Sabuncubeli Muherebelerinde, bu muharebe sonrasında gerçekleştirilen Bornova’nın ve İzmir’in kurtarılışında duyurmuştur.

Yüzbaşı Şerafettin Bey, Kurtuluş Savaşı’nın bitiminden sonra süvari tatbikat okulu öğretmenliğine getirildi. 1927’de Fransa’ya öğrenime gitti, dönüşünde gene aynı okulda öğretmenlik görevine devam etti. 1930’da I. Süvari Tümeni'yle şarkta görev yaptı. 1931’de yarbay oldu. 1933’te süvari alay kumandan muavinliği göreviyle Ayvalık’ta, 1936’da 4. Alay kumandan muavinliğiyle Lüleburgaz’da bulundu. 1937’de albaylığa atanan Şerafettin Bey, Lüleburgaz’daki Motorlu Alay Kumandanlığı’na, 1939’da da 2. Alay Kumandanlığı göreviyle Karaköse’ye tayin edildi. 1940’a kadar pek çok göreve getirilen Şerafettin Bey, emekli olmadan önce, 1940-1943 tarihleri arasında Kuleli Askeri Lisesi’nde öğretmenlik yaptı. Askerlik hayatı içinde harp, kılıçlı liyakat, kılıçlı mecidi ve istiklal madalyaları almıştı. 1942’de parkinson hastalığına yakalandı; doktorlar bu hastalığın nedenini, İzmir’in kurtarılışı sırasında aldığı şarapnel yaralarına bağlıyorlardı. 28.08.1944 tarihinde hastalığı nedeniyle görev yapamayacak duruma gelince birinci derecede malul olarak albaylıktan emekliye ayrıldı.

Şerafettin Bey, Emin Paşa ve Binnaz Hanım’ın kızı Siret Hanım'la evliydi.; Bu evlilikten, birisi dört aylıkken ölen iki çocuğu dünyaya geldi. Hayatta kalan tek çocuğu olan kızı Gönül’e (Manioğlu) çağdaş bir eğitim sağlayabilmek için hastalığı döneminde büyük fedakarlıklara katlandı. Maddi zorluklarla karşılaştı, sık sık İstanbul Gureba Hastanesi’nde yatmak zorunda kaldı. Ölümünden önce, TRT Radyosu’nun İzmir’i anlatan programlarında adından ya söz edilmediğine ya da söz edilse bile öldüğünün söylendiğine tanık oldu hatta silah arkadaşı ve komutanı Fahrettin Altay’ın kaleme aldığı anılarında, kendisinin vefat etmiş olarak yazdığını okudu. Ölümünden sonra da vefasızlık örnekleri yakasını bırakmadı; TRT televizyonu yaptığı programlarda, İzmir Hükümet Konağı’na Türk bayrağını çeken kişi olarak medyaya ve kamuoyuna mal olmuş kimi kişilerin adlarını verdi. Gerçek dışı bu savlar üzerine kızı Gönül Manioğlu’nun bütün girişimlerine ve yetkililerin yanlışın düzeltileceği sözünü vermelerine karşın bu yanıltıcı tutumdan vazgeçilmedi.

Eşi Siret Hanım’ın 1947’de ölümünden sonra daha da zor günlerle karşı karşıya kaldı. Nihayet 6 Kasım 1951’de, yurt savunmasında büyük özveriler göstermiş bu kahraman Türk askeri, bir köşede unutulmuş olarak vefat etti. Eşinin yanına, İstanbul’daki Yahya Efendi Kabristanı’ndaki aile mezarlığına gömüldü.

Onun ölümü üzerine Cumhuriyet gazetesi “Bir Milli Mücadele Kahramanını Daha Toprağa Verdik” başlığı altında, Ferdi Öner imzasıyla şunları yazmıştı: 

“Milli mücadele tarihimizin eşsiz kahramanlarından bir olan emekli Albay Şerafettin İzmir’i de toprağa verdik. Bayrağa sarılı tabutu dün birkaç mehmetçiğin ve üç beş tanıdığının omuzları üstünde Beşiktaş’taki evinden alınarak Yahya Efendi mezarlığındaki makberesine tevdi olunan bu kahramanı bilmem hatırladınız, tanıyabildiniz mi? O, İzmir’e ilk giren süvari bölüğünün kumandanı idi. At sırtında Hükümet Konağı'nın önüne geldiği zaman aldığı şarapnel ve kurşun yaralarıyla vücudu delik deşikti. Binanın merdivenlerini sendeleye sendeleye çıktı; bayrak direğinin bulunduğu balkona vardığı zaman, genç yüzbaşının vücudundan sızan kanlara rağmen göndere tırmandığı ve koynundan çıkardığı şanlı sancağımızı oraya çektiği görüldü. İki gün sonra milletçe ölümünün yasını tutacağımız kahramanlar kahramanı Atamız, Albay Şerafettin’e “İzmir” soyadını takmıştı ve aradan uzun yıllar geçti. Ne yazık ki, hadiseler tarihe intikal ederken hatıralar pek çabuk unutuluyor; birçok şeyler hafızalardan silinebiliyor. Hatta o kadar ki, üç dört sene evvel bir gece, 9 Eylül kahramanlıklarını anlatan devlet radyosu bile bize Albay Şerafettin İzmir’in çoktan öldüğünü bildirmişti. Fakat Albay Şerafettin İzmir, öyle bir isim öyle bir kahraman ki, bir ihmalkarlık ve unutkanlık eseri olarak bir köşede nisyana terk edilmiş olsa nihayet tabutu üç beş kişinin omuzları üstünde de taşınmış bulunsa onun kahramanlık hatıraları her 9 Eylül günü kalplerimizde yaşayacaktır.”

Yüzbaşı Şerafettin Bey, ölümünden birkaç yıl önce kalp rahatsızlığı nedeniyle İstanbul’da Gureba Hastanesi'nde yatmış, bu sırada İzmir gazetelerinde “Devlet ona bakıyor, şüphe yok. Fakat biz İzmirliler sancaktarımıza vazifemizi yapamaz mıyız? Şehrin kadirşinaslığını ona hiç olmazsa bir hatır sormak suretiyle eda ve ifade edemez miyiz?” biçiminde yazılar çıkmıştı. Hatta İzmir’de kendi adını taşıyan bir caddede adına yapılacak bir evin kendisine armağan edilmesi de bir fikir olarak ortaya atılmıştı ama Şerafettin Bey kendisi böyle bir şeye tenezzül etmemişti Kendisini ziyarete giden gazeteci Ferdi Güner, onun halet-i ruhiyesini şöyle anlatır: 

“O gün Gureba Hastanesi'ne giderek kendisini ziyaret etmiştim. İzmir’in yiğit sancaktarı hastanenin mütavazı bir koğuşunda kalp rahatsızlığından yatıyordu. Ziyaretim onu çok mütehassis etmişti.”

Yazar ona İzmir gazetelerinde çıkan yorumları gösterdi; bir vakitler elinde kılıcıyla, arkasında süvari bölüğüyle İzmir Kordonu’nda dörtnala denize düşman döken bu kahraman, mütevazi bir ses tonuyla teşekkür etti. Gazeteci, ardından tarihi kahramanlığını anımsattı; bu nedenle her türlü sevgi ve alakaya layık olduğunu ifade etti. Şerafettin Bey’in yüzü bir çocuk saflığıyla kızardı ve belli belirsiz şu cümleleri mırıldandı:

“Benim yaptığım nedir ki! Bir vatan ve askerlik vazifesinden ibaret değil mi?”


Yüzbaşı Şerafettin Bey'in İzmir'in Kurtuluş Günü Anısı

“Süvari kolordusunun ikinci fırkasının 4. alayının alay kumandan muavini idim. 8/9 gecesini Manisa ile Bornova şimalindeki (kuzeyindeki) Sabuncu Boğazı’nda geçirdik. 9. günü alessabah harekete geçtik. Ben fırkanın öncü bölüğüyle harekete memur idim. Bornova’nın şimaline takarrüb ettiğimiz zaman üzerimize hafif bir piyade ateşi açıldı. Bu ateş Bornova’nın şimal-i garbi sırtlarından geliyordu. Kısa bir tereddütten sonra ateşe ehemmiyet vermeyerek ve mukabeleye lüzum görmeyerek derhal Bornova’ya dahil oldum.

Bornova istasyonunda şoseyi takiben İzmir üzerine hareket ettiğimiz esnada alay kumandanım Filibeli Kaymakam Reşat Bey, emrime bir bölük daha gönderdi. İki bölüğümle süratle İzmir’e doğru süratle yürüyüşe geçtim.

Mersinli’ye geldiğimiz zaman Karşıyaka istasyonundan İzmir’e doğru giden bir piyade yürüyüş koluna tesadüf ettim. Bunlara da zerre kadar ehemmiyet vermedim. Ve bu yürüyüş kolunu şose üzerinde yardım, yoluma devam ettim. Ellerinde silah olan bu efrad pek şaşaladılar; evlerin-duvarların arkasına, şuraya buraya saklanmaya başladılar. Ben geçtim; geçtikten sonra fırkamın 13. alayının birinci bölüğünün bunları esir aldığını bilahere öğrendim. Bu düşmanın bir piyade alayı mevcudunda olduğunu zannediyorum.

Bunlar bir avuç süvari kuvvetine bir tek bile silah atmaya cesaret edemediler. Mersinli’yi geçtikten sonra Tuzakçıoğlu fabrikasının önüne geldiğimiz zaman fabrika dahilinden üzerimize ateş edildi. Dört neferim burada şehit oldu.
9 Eylül 1922

Bornova’dan Mersinli’ye kadar benim atımdan başka kimse yaralanmadı. Tuzakçıoğlu fabrikasından sonra şehir dühul etti. Sağ kalan dört yaya askerimi ata bindirdim. Kılıçları çektirdim ve Punta’ya doğru yürüdüm. Sokaklar muhacir Rumlar ve bunların arabalarıyla kapanmıştı. Bunların arasından yol bularak geçiyorduk. Punta istasyonunun köşesine geldiğimiz zaman bir İngiliz amiraline tesadüf ettik. Yanında yaveri ile bir bahriye müfrezesi vardı. Mükaleme memuru olarak fırka kumandanımız tarafından gönderilmiş olan Binbaşı Atıf Bey, amiral ile konuşmaya başladı. Biz de Kordonboyu’na teveccüh ettik. Ve biraz sonra Kordon’a çıkıp dahil olduk.

Kordon’da aynı zamanda müsellah Fransız, İngiliz, Amerikan, İtalyan bahriye müfrezelerine tesadüf ediyorduk. Bu müfrezeler önlerinden geçerken bizi selamlıyorlardı. Keza evlerdeki ve sokaklardaki ahali de bizi alkışlıyorlardı. Biz Kordon’da hem ilerliyor hem de müsellah Yunan efradına silahlarını yere atmalarını ihtar ediyordum. Bunlar derhal silahlarını yere bırakıyorlardı. Orada bulunan sivillere silahlarını denize atmalarını söylüyordum. Bu suretle Kordon’dan geçiyorduk. Pasaport dairesinin önüne geldiğimiz zaman, belinde kayışı ve kasaturası, elinde silahı olan bir sivile silahı bırakmasını söyledim. “Bırakmam.” dedi ve derhal elindeki bombayı yanına tekaründen evvel üzerime attı. Bomba tabii patladı. Elimdeki ikinci atım karnından yaralandı (karnı parçalandı). Ve biraz sonra öldü. Ben de iki yerimden yaralandım.


Süratle yürüyüşe devam ettik. Hükümet Konağı'na gittim. Kapılar kapalı idi. Yan kapıdan girerek cephedeki kapıyı açtık. Balkona şanlı bayrağımızı çektim. Hükümet ve kışlaya nöbetçiler ikame ettim. Bölüğün birini Göztepe istikametine gönderdim. Diğer bölüğümden emniyet için civara devriyeler çıkardım. Ve mehl-i asayiş bir hareketin hudüsüne meydan bırakmadım. Hükümet önünde bu işler ile uğraştığım esnada İzmir Amerikan konsolosu (...) orada idi. Konuştuk ve benim resmimi aldı. Mümaileyh bana kartını verdi ve kartını el’an muhafaza ediyorum. O esnada hükümetin salonuna diğer konsolosların geldiğini ve benimle görüşmek istediklerini söylediler. Gittim, kendileriyle görüştüm. Fransız, İngiliz konsolosları vardı. Diğer konsoloslardan hangisi olduğunu hatırlamıyorum. Konsoloslar asayişten bahsetmek istiyorlardı. Tercümanım İzmir’de bulunan operatör Esat Bey idi. Konsoloslara bu hususta merak etmemelerini ve bu iş ile meşgul olmamalarını ve Türk askerinin esasen pek medeni olduklarını söyledim. Ve hemen bir canlı misal de gösterdim. Aşağıda sokakta müsellah Yunan neferleri henüz dolaşıyorlardı. Aşağıya bakınız, bu düşman askerlerine askerlerimizden ve ahaliden bir kimse dokunmuyor. Bunlar serbest dolaşıyorlar dedim. Pencereden kendilerine gösterdim.

İzmir'in doğum günü

Biraz sonra fırka kumandanım geldi. Derhal bir vali tayin etti ve ahaliye işleriyle meşgul olmalarını mehl-i asayiş-i cüzide bir harekette bulunanların şiddetle tecziye edilecekleri hakkında beyanname neşretti.

Daha sonra kolordumuzun kumandanı olan Süvari Kolordusu Kumandanı Fahrettin Paşa geldi. Bugün böyle geçti.

9/10 gecesi alayım 3 bölükle Seydiköyü ve civarındaki Müslümanlar’ın (Türkler’in) fırka kumandanımıza vaki olan müracaatları üzerine mezkur istikamete hareket etti.
Mustafa Kemal Paşa Hükümet Konağı'nda

Bu kuvvet 10 sabahı Seydiköyü’ne takarrüb ettiği esnada Cumaovası istikametinden uzun bir yürüyüş kolunun geldiğini görmüş. Bu kol hakikaten uzun idi. Alay K. Fırkayı ve beni haberdar etti. İzmir’de fırkanın diğer alaylarıyla ve 10 sabahı İzmir’e gelmiş olan piyade kıtaatıyla birlikte İzmir’i teşrif edecek olan Gazi Paşa’yı (Atatürk) selamlamağa çıkmıştık. Ben derhal fırkadan aldığım emir üzerine hareket ederek Seydiköy ile Amerikan mektebi arasında şose üzerinde iki bölüğümle alaya iltihak ettim. Bu düşmanı mümkün olduğu kadar bize çekmeyi ve sonra bir mukabele ile esir etmeyi düşündük. Alay müsait bir arazide düşmanı karşılamak üzere biraz çekildi; Amerikan mektebinin garb-i cenubundaki sırtlarında kaldı. Ve düşmanı burada ateşle karşılayacaktı. Biz 300 ila 350 kişi kadar idik. Fakat bilfiil ateş eden 200’den fazla değildi.

Bizim mevziye girdiğimizi gören düşman bir bataryayı mevziye soktu. Tahminen (azami olarak) bir tabur piyadeyi açtı. Diğerleri evvela şaşkın bir vaziyette, toplu olduğu halde açıkta bekliyorlardı. Müsademe başladı. Toplu duran düşman kıtaatı ateşimizle, topçumuzun tam isabetiyle dağıldı. Düşmanın mevziye giren aksamından maada derelerden saklanarak şimal-i garbi istikametine yani İzmir-Urla şosesi istikametine gidiyordu. Bu esnada fırka kumandanımız Miralay Zeki Bey geldiler. Pek kısa ve mühim olmayan bir müsademe yaptık. Fırka kumandanımız iki bölükten mürekkep müfrezemle derhal karşımızda bulunan düşmana atlı hücumu yapmamızı emir buyurdular. Hücuma hazırlandığımız esnada bir alayımız da gelmişti. Fırka kumandanımızın emriyle müfrezemle bu alay kumandanının emrine girdim. Emrinde bulunduğum alay kumandanı müfrezemin üçüncü bölüğüne düşman topçusuna atlı hücum etmemi emretti. Mezkur müfrezemle hücuma kalktık. Gelen alay da hücum vaziyetinde bizi takip etti. Düşman topçusunun mevziine girdik. (Topçular toplarını bırakıp kaçtılar.) Önümüzden kaçan düşman efradını takibe koyulduk. Bugünkü müsademelerde hiç bir neferimizin burnu kanamadı. (Düşman efradından bir kısmının firarını teshilden başka maksat takip etmiyordu. Esasen bunlar muharebe kudretini haiz değillerdi.)

Düşman topçusu ve piyadesi, top, silah, cephaneleriyle eşyalarını tamamen bırakarak koşum ve mekkari hayvanlarına binmiş oldukları halde garbe ve Urla istikametine kaçıyorlardı. Biz, guruba kadar bizim önümüzden kaçan batarya ve piyade efradını takip ettik. Diğer alaylarımız da dere içlerinde kalmış olan Binbaşı Zikisi ile beraberinde bulunan zabitan ve efradı esir ettiler. Burada 17. Yunan piyade alayının sancağı da bizim fırkamıza mensup diğer bir alayımızın eline geçti. Bu alayımız Yunan esirlerini o gün guruptan evvel İzmir kışlasına sevk etti.

Diğer bir alayımız bu geceyi Çatal Kaya’da geçirmişti. Sabahleyin şafakla Urla şosesi yakınında keza dere içlerinde Türk askerlerinden istimdad eden diğer bir Yunan kuvvetini esir etti. Bunlar artık müsademe filan düşünmüyorlar,bilakis pek zulüm yaptıkları Türk ahaliden korkuyorlar ve askerimizi minnetle arıyorlardı.

10 sabahı İzmir’e piyadelerimiz ve tekmil büyük kumandanlarımız, (Atatürk ve maiyet kumandanları) gelmişler idi. İzmir hal-i tabiide bulunuyordu Gazi Paşa, İsmet Paşa, Fevzi Paşa, Nurettin Paşalar...) Asayiş mükemmel idi. Anadolu toprağında (bu mıntıkada) döküntü ve sur(?) saire ile kalmış olan düşmanın son kıta ve efradını esir etmiş olan fırkamız 11 sabahı Kadifekale’de toplandı. Orada tabya edilen hiç top vesaire yoktu... Esasen lüzum görülmemişti. Ve bu gün öğleden sonra 3’te Karşıyaka’ya geçmek üzre hareket ettik. Aynı zamanda bu vakte kadar büsbütün boş kalmış olan Buca taraflarına Kolordu Kumandanlığı tarafından bir inzibat müfrezesi gönderilmişti.”

Kaynak
http://kemalari.8m.com/yazi5.html

Devamını oku...

5 Eylül 2015 Cumartesi

Sivas Kongresi (4-11 Eylül 1919)

Mustafa Kemal Paşa

Erzurum Kongresi Heyet-i Temsiliyesi, Mustafa Kemal Paşa başkanlığında daha önce Amasya Genelgesi'nde belirtildiği üzere bir milli kongre olarak düşünülmüş olan Sivas Kongresi'ne katılmak üzere 2 Eylül'de Sivas’a geldi.

Kongre, 4 Eylül 1919 günü davet sahibi olması sebebiyle Mustafa Kemal Paşa’nın açış konuşmasıyla başladı. Bu konuşma Mustafa Kemal Paşa’nın mevcut siyasi duruma hakimiyetini ortaya koymaktadır. Başkanlığın sırayla üstlenilmesi talebi yapılan oylama sonucunda reddedildi. Divan teşekkülünde Mustafa Kemal Paşa oy birliğiyle başkanlığa, Bekir Sami ve Rauf Beyler başkan yardımcılıklarına seçildiler. 


Daha önce oluşturulan Hazırlık Encümeni'nin (Komisyon) kaleme aldığı ve ittihatçılık suçlamasının önüne geçmek için kongre delegelerinin okumaları teklifiyle bir yemin metni hazırlanmıştı. Bu metinde:

“Makam-ı celil-i hilafet ve saltanata, İslamiyete, devlete, millete ve memlekete manen ve maddeten hizmetten başka bir gaye takip etmeyerek her türlü ihtirasat-ı şahsiye ve siyasiyeden ve fırkacılık amalinden münezzeh bir azm-ü iman ile çalışacağıma ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ihyasına çalışmayacağıma namusum ve bilcümle mukaddesatım namına vallah, billah” ifadeleri vardı.

Bu yemin metnine evvela Mustafa Kemal Paşa karşı çıkar. Metin münakaşa edilerek aşağıdaki şekli alır:

“Makam-ı celil-i hilafet ve saltanata, İslâmiyete, devlete, millete ve memlekete manen ve maddeten hizmetten başka bir gaye ve emelimiz olmadığına binaen kongrenin müzakeresi devamı müddetince ihtirasat-ı şahsiye ve siyasiyeden ve fırkacılık amalinden münezzeh bir azim ve iman ile çalışacağıma ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ihyasına çalışmayacağıma namusum ve bilcümle mukaddesatım namına vallah, billah.”


Bu yemin metni de encümene havale edilir ve yayınlanmak üzere gazetelere verilmesi, bunun da milleti ikna için olduğu kongre zabıtlarında açıkça ifade edilmektedir.

7 Eylül’de esas maksat olan Erzurum Kongresi Nizamnamesi’nin maddelerinin değiştirilmesi hususunda çalışmalar başladı. Gerekli hazırlıklar önceden yapıldığı için bu mesele bir günde halledildi. Yapılması düşünülen değişikler önerge komisyonuna gönderilerek değişik oturumlarda sürdürülen görüşmeler 10 Eylül'de sonuçlandırılmıştı. Nizamnamede Şark vilayetleri için öngörülen hüküm ve şartlar, bütün ülkeyi kapsayacak biçimde değiştirilmişti. Vilayat-ı Şarkiye Müdafaayı Hukuk Cemiyeti adı, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne dönüştürülmüştü. Anılan nizamnamenin 4. maddesinde gerektiğinde “Vilayat-ı Şarkiye”de geçici bir hükümet kurulacağı öngörülmüştü. 7. maddede yapılan değişiklikte Erzurum’da seçilen 9 kişilik Heyet-i Temsiliye’ye Batı Anadolu adına 6 üyenin daha eklenmesiyle sayının 15'e çıkarılması uygun görülmüştü. Kongrenin son oturumunda yapılan seçimde oy çokluğu ile 6 üye daha seçilmiş, daha sonra Refet Bey nizamnameye uygun olarak 16’ncı üye sıfatıyla Heyet-i Temsiliye’ye katılmıştı.

Kongrede manda ve himaye meselesi özellikle Amerikan mandası çerçevesinde tartışılmıştır. Mustafa Kemal Paşa’nın bu konuya pek fazla ehemmiyet atfettiği de söylenemez. Çünkü şu ifadelerdeki alaycı tavır gayet açıktır:

“...Mr Brown...: ‘...Ben hiçbir sıfat-ı resmiye ile görüşmüyorum diyor ve hatta Amerika mandayı kabul edeceğini değil belki etmeyeceğini söylüyor. Onun için sözleri Amerika namına değil, kendi namınadır; bu hususu nazar-ı dikkate almalıdır. Fazla olarak Mr Browne’un ifadesine nazaran mandanın ne olduğunu kendisi de bilmiyor! Manda siz ne derseniz odur diyor!..” 

“İstiklâl-i tam” şiarıyla hareket eden “inkılâpçı bir kongre”nin herhangi bir himaye veya manda fikrini kabul etmesi ise zaten beklenemezdi ve öyle de olmuştur. 

Nihayet diğer meseleleri görüşen kongre 11 Eylül'de son buldu, 12 Eylül’de ise Sivas halkının huzurunda açık bir celse ile “...millet hakimiyetinin ve istiklal ruhunun daima kalplerinde yaşayacağı ve Anadolu’nun her türlü mukavemete hazır ve muntazır olduğu” bütün dünyaya ilan edildi.

İstanbul’daki hükümetin, Sivas Kongresi’nin son günü Anadolu’daki milliyetçi başkaldırıya karşı açıkça cephe alarak küçümseyici beyanatlarda bulunması hatta kongreyi engelleme teşebbüslerine girişmesi, Heyet-i Temsiliye'nin çok cesurane bir tavırla meydan okumasına yol açtı. Zira Ali Galip hadisesinin; Sadrazamın, İngilizlerle birlikte hazırladığı bir saldırı olduğu açıkça ortaya çıkmış bulunuyordu. İstanbul ile her türlü haberleşmenin kesilmesinden Damat Ferit Paşa’nın başında bulunduğu kabinenin istifasına kadar geçen 18 gün boyunca ortaya çıkan gerilim, milliyetçiler arasında da bazı görüş ayrılıklarının doğmasına yol açmış görünmektedir. Mustafa Kemal Paşa gönderdiği bir telgrafta halkın can, mal ve ırzının korunacağını söylüyor ancak yazışmaların Heyet-i Temsiliye ile yapılmasını istiyordu.

Bu telgraf, Sivas Kongresi Heyet-i Temsiliyesi’nin oluşturulma biçimi ve İstanbul Hükümeti ile ilişkilerin kesilmesiyle başlayan görüş ayrılıklarını ortaya çıkarmıştı. İtirazlar bir kısım ordu komutanlarından, Erzurum Kongresi üyelerinden ve bazı Müdafaa-i Hukuk örgütlerinden geliyordu. Karşı çıkışlar şu noktalarda toplanıyordu: Gelişmeler hakkında yeterince bilgi verilmediği, Sivas’ta Doğu Anadolu’nun ikinci plana itildiği., Heyet-i Temsiliye’nin seçimlerinde aksaklıklara meydan verildiği, Mustafa Kemal Paşa’nın yazışmalarda Heyet-i Temsiliye veya kongre yerine kendi adını kullandığı, İstanbul Hükümetiyle ilişkilerde çok sert davranıldığı ...

Özellikle, Kazım Karabekir’den yoğun eleştiriler geliyordu. O, kongrenin kendisine bilgi vermediğinden, kongrenin erken kapandığından, yayımlanan bildirinin doğu illerini de kapsamasından şikayet ediyordu.

Sivas’ta Heyet-i Temsiliye yeniden oluşturulurken Erzurum’da seçilen 9 üye olduğu gibi bırakılmış, Batı Anadolu adına 6 kişi daha seçilerek üye sayısı 15’e çıkarılmıştı.

Aslında yaşanan bu tereddütlere rağmen Sivas Kongresi’nin seçtiği Heyet-i Temsiliye, İstanbul Hükümetine karşı başlattığı meydan okumayı başarıyla sonuçlandırmıştı. Bir başka deyişle, o günün Ermeni’si nasıl ki kaderini Taşnak veya Hınçak Cemiyeti’ne, o günün Rum’u Mavri Mira veya Pontos Cemiyeti’ne bağlamışsa o günün Türk’ü de kendi geleceğine ilişkin umutlarını Heyet-i Temsiliye’nin ellerine terk etmiş bulunuyordu.


Sivas Kongresi, Erzurum Kongresi’nde vatanın bütünlüğü ve ulusun bağımsızlığını temin için verilmiş kararları kabulle kendisine mal etti ve genelleştirdi. Kongre 11 Eylül 1919'da şu kararları aldı.:

* Milli sınırlar içindeki bölgeler bölünmez bir bütündür. Birbirinden ayrılamaz.

* Osmanlı topraklarının bütünlüğünün sağlanması için milli güçlerin etkin ve milli egemenliğin üstün kılınması şarttır.

* Her türlü işgal ve müdahaleye karşı, millet birlik olarak kendisini müdafaa ve mukavemet edecektir. Hıristiyan azınlıkların her türlü güvenliği sağlandığından bunlara ayrıcalık tanınamaz.

* Manda ve himaye kabul edilemez.

* Milletin kendi geleceğine karar verebilmesi ve hükümetin başıboş bırakılmaması için Mebusan Meclisi'nin derhal toplanması gerekir.

* Milli direnmeyi gerçekleştirmek için kurulan dernekler birleştirilmiş ve adı “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” olmuştur.

* Kutsal amacı ve umumi teşkilatı idare için kongre tarafından bir Temsil Heyeti seçilmiştir.

Erzurum Kongresi’nde doğu illerini temsilen seçilen 9 kişilik Temsil Heyeti, Sivas Kongresi’nde 6 kişi daha seçilerek genişletilmiş, bu suretle Türkiye Büyük Millet Meclisi açılıncaya kadar ülke mukadderatında yegane söz sahibi bir kurul oluşturulmuştu.

Milli amaca erişmek yolunda ayrı ayrı çalışan dernekler birleştirilmiş ve Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurulmuştu.

Kongre, Ali Fuat Paşa’yı Batı Anadolu Umum Kuvay-ı Milliye Kumandanlığı’na tayin etmekle, yürütme yetkisine sahip olduğunu göstermişti.

13 Eylül’de Sivas’ta, ihtilâlin yayın organı olmak üzere İrade-i Milliye adlı bir gazete yayımlandı.

Sivas Kongresi, üyelerinin bütün ülkeyi kapsaması nedeniyle Milli Mücadele başlangıcında Türkiye’nin mukadderatını belirleyen, bütün milletin tek vücut halinde birlik olduğunu dünyaya ilan eden milli bir kongredir. Bunu içindir ki, tesirleri Erzurum Kongresi’nden daha geniş olmuş, kendisinden sonra gelişecek olayları büyük ölçüde etkilemiştir. Zira Misak-ı Milli’de, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışında, Milli Mücadele’nin bütün anlaşmalarında Sivas Kongresi’nin izleri görülür. Sivas Kongresi, İstanbul Hükümetinin açık muhalefetine rağmen toplanmıştır. Erzurum Kongresi gibi ihtilâlci bir karakter taşımaktadır.

Sivas Kongresi’nde elde edilen sonuçlar başarılıdır. Her ne kadar çeşitli düşüncelere sahip temsilcilerin bağdaştırılması yolu tutulmuşsa da sonuç Mustafa Kemal Paşa’nın isteğine uygundur. Artık savaş ve ihtilâl, tek örgüt tarafından bütün yurtta yaygın biçimde yürütülecektir. Kongrede milli egemenlik ilkesinin “Saltanat ve Halifeliği” kurtaracağı görüşü ortaya atılmıştı. Bu çok önemli bir adımdır ve böylece milli egemenlik, Osmanlı saltanatının üstüne çıkarılmaktadır.

İstanbul Hükümeti, Sivas Kongresi’ni dağıtmak ve Mustafa Kemal Paşa ile arkadaşlarını yakalatmak için Elazığ Valisi Ali Galip’i görevlendirmişti. Ali Galip Sivas’ı basıp kongreyi dağıtacaktı. Ancak üzerlerine gönderilen askeri birlikler bunu önledi. Bu olay Damat Ferit Paşa kabinesiyle, Anadolu’nun ilişkilerinin kesilmesi sonucunu doğurdu. Mustafa Kemal Paşa durumu padişaha bildirmek istedi. Fakat çekilen telgrafları Damat Ferit Paşa padişaha göstermedi. Bunun üzerine bütün telgrafhaneler İstanbul ile ilgilerini kestiler. Bu hareket, Anadolu’da gelişmiş bulunan milliyetçiler için de bir güç ifadesi oldu. Mustafa Kemal Paşa - İstanbul mücadelesinde (8 Haziran-30 Eylül 1919) İstanbul yenilmiş ve İngilizlerden yüz bulamayan Damat Ferit Paşa istifa etmiş, yerine 2 Ekim’de Ali Rıza Paşa kabinesi geçmişti. Milliyetçi bir hüviyet taşıyan bu kabinenin İstanbul’da işbaşına geçmesi, Mustafa Kemal Paşa ve ulusal dava için Damat Ferit’in düşürülmesinden sonra kazanılan ilk zaferdir. 

Yeni hükümetle birlikte basında da Sivas Kongresi’nin faaliyetleri ile ilgili haberlere ve övgülere rastlanmaya başlanmıştı. Artık gazetelerin ilk sayfalarını Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey’in portreleri süslemekteydi.


Mustafa Kemal Paşa, Sivas Kongresi’nin bitiminden bir hafta sonra Sivas’a gelen General J. G. Harbord’la yaptığı konuşmada, yeni bir Türk Devleti kurma arzusunu açıkça belirtmişti.

Kaynaklar
http://www.ait.hacettepe.edu.tr/egitim/ait203204/I9.pdf
http://www.guncelmeydan.com/pano/sivas-kongresi-acis-konusmasi-t39253.html


Devamını oku...

3 Eylül 2015 Perşembe

II. Dünya Savaşı: Zaman Tüneli


18 Eylül 1931
Japonya Mançurya’yı işgal etti.

2 Ekim 1935–Mayıs 1936
Faşist İtalya, Etiyopya’yı işgal etti, fethetti ve ele geçirdi.

25 Ekim–1 Kasım 1936
Nazi Almanya'sı ve faşist İtalya, 25 Ekim'de bir işbirliği anlaşması imzaladı. 1 Kasım'da Roma-Berlin Mihver ittifakı duyuruldu.

25 Kasım 1936
Nazi Almanya’sı ve Japon İmparatorluğu, Sovyetler Birliği’ne ve uluslararası komünist harekete karşı Antikomintern Paktı'nı imzaladı.

7 Temmuz 1937
Japonya Çin’i işgal ederek Pasifik'te II. Dünya Savaşı’nı başlattı.

11–13 Mart 1938
Almanya, Avusturya’yla Anschlus'ta birleşti.

29 Eylül 1938
Almanya, İtalya, İngiltere ve Fransa, Çekoslovak Cumhuriyeti'ni, Çekoslovak kilit askerî savunma mevzilerinin bulunduğu Sudetenland’ı, Nazi Almanya’sına bırakmaya zorlayan Münih Antlaşması'nı imzaladı.

14–15 Mart 1939
Alman baskısı altında Slovaklar bağımsızlıklarını ilan ettiler ve Slovak Cumhuriyeti’ni kurdular. Almanya, Bolivya ve Morovya himayesini düzenleyen Münih Antlaşması'nı bozarak kalan Çek topraklarını da aldı.

31 Mart 1939
Fransa ve İngiltere, Polonya devletinin sınır bütünlüğünü garantiledi.

7–15 Nisan 1939
Faşist İtalya, Arnavutluk’u işgal etti ve ele geçirdi.

23 Ağustos 1939
Nazi Almanya'sı ve Sovyetler Birliği, saldırmazlık anlaşmazlığı ve Doğu Avrupa’yı etki alanlarına bölen gizli bir ek anlaşma yaptılar.

1 Eylül 1939
Almanya Polonya’yı işgal ederek II. Dünya Savaşı’nı başlattı.

3 Eylül 1939
Polonya'nın sınırlarını garanti altına almaları itibariyle, İngiltere ve Fransa Almanya'ya savaş ilan etti.

17 Eylül 1939
Sovyetler Birliği, Polonya’ya doğudan saldırdı.

27–29 Eylül 1939
Varşova 27 Eylül’de teslim oldu. Polonya Hükümeti Romanya'ya sürüldü. Almanya ve Sovyetler Birliği, Polonya’yı aralarında böldüler.

30 Kasım 1939–12 Mart 1940
Sovyetler Birliği, Finlandiya’ya saldırarak Kış Savaşı olarak adlandırılan savaşı başlattı. Finler ateşkes talep etti ve Lagoda Gölü kuzey kıyılarını ve Kuzey Buz Denizi'ndeki küçük Fin kıyısını Sovyetler Birliği'ne bırakmak zorunda kaldı.

9 Nisan–9 Haziran 1940
Almanya, Danimarka ve Norveç'e işgal etti. Danimarka saldırı günü teslim oldu. Norveç 9 Haziran’a kadar dayandı.

10 Mayıs–22 Haziran 1940
Almanya Batı Avrupa'ya saldırdı. Lüksemburg 10 Mayıs'ta işgal edildi. Hollanda 14 Mayıs'ta, Belçika 28 Mayıs'ta teslim oldu. 22 Haziran'da Fransa Almanya'nın, ülkenin kuzey yarısını ve tüm Atlantik kıyılarını işgal ettiği bir ateşkes imzaladı. Güney Fransa’da başkenti Vichy olan işbirlikçi bir rejim kuruldu.

10 Haziran 1940
İtalya savaşa girdi. İtalya, 21 Haziran'da Güney Fransa'ya işgal etti.

28 Haziran 1940
Sovyetler Birliği Romanya’yı, Bessarabia'nın doğu bölgesini ve Bukovina’nın kuzey yarısını Sovyet Ukrayna’sına bırakmaya zorladı.

14 Haziran–6 Ağustos 1940
Sovyetler Birliği, 14–18 Haziran'da Baltık devletlerini işgal etti, 14–15 Temmuz’da her birinde komünist darbe yaptı ve bu devletleri daha sonra 3–6 Ağustos'ta Sovyet cumhuriyetlerine kattı.

10 Temmuz–31 Ekim 1940
İngiltere Savaşı olarak bilinen hava savaşı, Nazi Almanya'sının yenilgisiyle sona erdi.

30 Ağustos 1940
İkinci Viyana Hükmü: Almanya ve İtalya, Romanya ve Macaristan arasında tartışmalı bölge olan Transilvanya'nın bölünmesi kararında hakemlik yaptılar. Transilvanya’nın kuzeyinin kaybı, Romanya Kralı Carol’u, tahtı oğlu Michael’e bırakmaya zorladı ve General Ion Antonescu idaresinde bir diktatörlüğü iktidara getirdi.

13 Eylül 1940
İtalyanlar, İtalya kontrolündeki Libya’dan, İngiliz kontrolündeki Mısır’ı işgal etti.

27 Eylül 1940
Almanya, İtalya ve Japonya Üçlü Pakt imzaladılar.

Ekim 1940
İtalya, 28 Ekim’de Arnavutluk’tan Yunanistan’ı işgal etti.

Kasım 1940
Slovakya (23 Kasım), Macaristan (20 Kasım) ve Romanya (22 Kasım) Mihver kuvvetlerine katıldı.

Şubat 1941
Almanlar, Afrika birliklerini bocalayan İtalyanları desteklemek için Kuzey Afrika'ya gönderdi.

1 Mart 1941
Bulgaristan Mihver kuvvetlerine katıldı.

6 Nisan–Haziran 1941
Almanya, İtalya, Macaristan ve Bulgaristan üye olmayan Yugoslavya’yı işgal etti. Yugoslavya 17 Nisan’da teslim oldu. Almanya ve Bulgaristan, İtalya’yı desteklemek için Yunanistan’ı kuşattı. Yunanistan’daki direniş 1941 Haziran başında durdu.

10 Nisan 1941
Terörist Ustasa hareketi liderleri, Bağımsız Hırvatistan Devleti olarak adlandırılan devleti ilan etti. Almanya ve İtalya tarafından hemen tanınan yeni devlet Bosna-Hersek'i de kapsadı. Hırvatistan, 15 Haziran 1941’de Mihver kuvvetlerine resmî olarak katıldı.

22 Haziran–Kasım 1941
Nazi Almanya'sı ve Mihver kuvvetleri (Bulgaristan hariç) Sovyetler Birliği'ne saldırdı. Kış Savaşı'nı sona erdiren ateşkesteki toprak kaybını telafi etmeye çalışan Finlandiya, saldırının hemen öncesinde Mihver kuvvetlerine katıldı. Almanlar, Ekim'de Finlerin katılımıyla hızla Baltık devletlerini istila etti, Leningrad'ı (St. Petersburg) kuşattı. Merkezde, Almanlar Ağustos başlarında Smolensk’i ele geçirdi ve Ekim’de Moskova'ya yürüdü. Güneyde, Almanya ve Romanya birlikleri Eylül’de Kiev’i ve Kasım’da Don Nehri’ndeki Rostov’u ele geçirdi.

6 Aralık 1941
Bir Sovyet karşı saldırısı, Almanları Moskova dışından kaotik bir geri çekilmeyle çıkardı.

7 Aralık 1941
Japonya Pearl Harbor’u bombaladı.

8 Aralık 1941
Amerika Birleşik Devletleri II. Dünya Savaşı’na girerek Japonya’ya savaş ilan etti. Japon birlikleri Filipinler, Fransız Çinhindi (Vietnam, Laos, Kamboçya) ve İngiliz Singapur’a çıkartma yaptı. Nisan 1942 itibariyle Filipinler, Çinhindi ve Singapur, Japon işgali altındaydı.

11–13 Aralık 1941
Nazi Almanya’sı ve Mihver ittifakı, Amerika Birleşik Devletleri’ne savaş ilan etti.

30 Mayıs 1942–Mayıs 1945
İngiltere, Köln’ü bombalayarak savaşı ilk kez Almanya’nın içine getirdi. Bunu takip eden 3 yıl boyunca,Anglo-Amerikan bombardımanı Almanya kentlerini harabeye çevirdi.

Haziran 1942 
İngiltere ve ABD Deniz Kuvvetleri, Japon Deniz Kuvvetleri’nin Pasifik’in merkezindeki ilerleyişini, Midway’de durdurdu.

28 Haziran–Eylül 1942
Almanya ve Mihver ittifakı Sovyetler Birliği’nde yeni bir hücum başlattı. Alman birlikleri, Eylül ortasında Volga Nehri’ndeki Stalingrad’a (Volgograd) doğru ilerledi ve Kırım Yarımadası’nı güvenceye aldıktan sonra Kafkasya’nın içlerine doğru girdi.

Ağustos–Kasım 1942
ABD Birlikleri, Japonların adalardan sekerek Avustralya’ya doğru ilerleyişini, Solomon Adaları’ndaki Guadalcanal’da durdurdu.

23–24 Ekim 1942
İngiliz birlikleri, Mısır El Alamein’de Almanları ve İtalyanları bozguna uğratarak Mihver kuvvetlerini kaotik geri çekilmeyle Libya'dan Tunus'un doğu sınırına gönderdi.

8 Kasım 1942
ABD ve İngiliz Birlikleri, Fransız Kuzey Afrika’sında, Cezayir ve Fas kıyılarında birçok noktaya çıkartma yaptı. Vichy Fransız birliklerinin saldırıya karşı savunmadaki başarısızlığı, Müttefikler'in Tunus’un batı sınırına hızla geçmesini sağladı ve Almanya’nın 11 Kasım’da Güney Fransa’yı işgalini tetikledi.

23 Kasım 1942–2 Şubat 1943
Sovyet Birlikleri, Stalingrad’ın kuzeybatısı ve güney batısında Macaristan ve Romanya hattını kırarak karşı saldırı yaptı ve Alman Altıncı Ordusu'nu şehirde tuzağa düşürdü. Geri çekilmeleri ya da Sovyet halkasından çıkmaya çalışmaları Hitler tarafından yasaklanan Altıncı Ordu’dan sağ kalanlar 30 Ocak ve 2 Şubat 1943'de teslim oldular.

13 Mayıs 1943
Tunus’taki Mihver kuvvetleri, Kuzey Afrika seferini bitirerek Müttefikler'e teslim oldu.

10 Temmuz 1943
ABD ve İngiltere birlikleri Sicilya’ya çıkartma yaptı. Ağustos ortası itibariyle Müttefikler Sicilya’yı kontrol altına aldılar.

5 Temmuz 1943
Almanlar, Sovyetler Birliği’nde Kursk yakınlarında büyük bir tank saldırısı başlattı. Sovyetler saldırıyı bir hafta içinde geri püskürttüler ve kendi saldırı girişimlerini başlattılar.

25 Temmuz 1943 
Faşist Büyük Konseyi, Benito Mussolini’yi görevden alarak İtalyan Mareşal Pietro Badoglio’nun yeni bir hükümet kurmasını sağladı.

8 Eylül 1943 
Badoglio hükümeti Müttefikler'e koşulsuz olarak teslim oldu. Almanlar, Roma ve Kuzey İtalya’da hemen kontrolü ele geçirdiler ve Alman komandolar tarafından 12 Eylül’de mahkumiyetten kurtulan Mussolini yönetiminde bir kukla Faşist rejimi kurdular.

9 Eylül 1943
Müttefik birlikler, Napoli yakınlarında Salerno kıyılarına çıkartma yaptı.

6 Kasım 1943
Sovyet Birlikleri Kiev’i özgürlüğüne kavuşturdu.

22 Ocak 1944
Müttefik birlikler, Roma'nın hemen doğusundaki Anzio yakınlarında başarılı bir çıkartma yaptılar.

19 Mart 1944
Macaristan’ın Mihver ittifakını terk etme girişiminden korkan Almanlar, Macaristan’ı işgal etti ve vekil Amiral Mikros Horthy’i Alman yanlısı bir başbakan yardımcısı ataması için zorladı.

4 Haziran 1944
Müttefik birlikler Roma’yı özgürlüğüne kavuşturdu. Altı hafta içinde Anglo-Amerikan bombacılar Doğu Almanya’daki hedefleri ilk kez vurabiliyordu.

6 Haziran 1944
İngiliz ve ABD birlikleri, Fransa’nın Normandiya kıyılarına başarıyla çıkartma yaparak Almanlara karşı “İkinci Cephe”yi açtı.

22 Haziran 1944
Sovyetler, 1 Ağustos itibariyle Belarus’ta Alman Askerî Birliği Merkezini yok eden ve Polonya’nın merkezi Varşova’dan Vistula Nehri’nin batısına süren büyük bir saldırı başlattı.

25 Temmuz 1944
Anglo-Amerikan güçleri Normandiya'da çıkartma yaptıkları sahilleri terk ettiler ve Paris'in doğusuna doğru ilerlediler.

1 Ağustos–5 Ekim 1944
Komünist olmayan yeraltı Vatan Ordusu, Sovyet Birlikleri’nin gelmesinden önce Varşova’yı serbest bırakma çabası olarak Almanlara karşı ayaklandı. Sovyet ilerleyişi Vistula’nın doğu kıyısında durdu. 5 Ekim’de Almanlar, Varşova’da savaşan Vatan Ordusu güçlerinden kalanların teslimiyetini kabul etti.

15 Ağustos 1944
Müttefik güçler, Güney Fransa’da Nice yakınlarında çıkartma yaptılar ve kuzeydoğudaki Ren nehrine doğru hızlı bir şekilde ilerlediler.

20–25 Ağustos 1944
Müttefik Birlikleri Paris’e ulaştı. 25 Ağustos’ta Müttefik birlikler tarafından desteklenen Serbest Fransız Kuvvetleri, Fransa’nın başkentine girdi. Eylül itibariyle Müttefikler Almanya sınırına ulaştılar, Aralık'ta Fransa’nın neredeyse tamamı, Belçika'nın büyük bir kısmı ve Hollanda'nın güney kısmı özgürlüğüne kavuştu.

23 Ağustos 1944
Sovyet birliklerinin Prut Nehri'nde görülmeleri, Romanya’da Antonescu rejimini devirmek için muhalefet oluşmasına neden oldu. Yeni hükümet ateşkes kararı aldı ve hemen ardından savaşta taraf değiştirdi. Romanya’nın dönmesi, Bulgaristan'ı 8 Eylül’de teslim olmak zorunda bıraktı ve Almanlar Ekim’de Yunanistan, Arnavutluk ve Yugoslavya’nın güneyini boşalttılar.

29 Ağustos–27 Eylül 1944
Komünistlerin ve komünist olmayanların dahil olduğu Slovak Ulusal Konseyi’nin liderliğinde Yeraltı Slovak Direniş Birlikleri, Almanlara ve faşist Slovak rejime karşı ayaklandı. 27 Ekim’de Almanlar, direnişin merkezi Banska Bystrica’yı ele geçirdiler ve örgütlü direnişi sonlandırdılar.

12 Eylül 1944
Finlandiya, Sovyetler Birliği ile bir ateşkes imzalayarak Mihver ittifakını terk etti.

20 Ekim 1944
ABD birlikleri Filipinler’e çıkartma yaptı.

15 Ekim 1944
Macaristan Faşist Arrow Cross hareketi Alman desteğiyle, Sovyetler’e teslim olmak için anlaşmaları sürdüren Macar hükümetini engellemek için bir darbe yaptı.

16 Aralık 1944
Almanlar, Belçika’yı geri almak ve Alman sınırındaki Müttefik güçleri bölmek için, batıda Bulge Muharebesi olarak bilinen son hücumu başlattılar. 1 Ocak 1945 itibarıyla, Almanlar geri çekildi.

12 Ocak 1945
Sovyetler; Ocak’ta Varşova ve Krakow’u özgürlüğüne kavuşturan, 2 aylık kuşatmanın ardından 13 Şubat'ta Budapeşte’nin ele geçirildiği, Nisan başlarında Almanları ve Macar işbirlikçilerinin Macaristan'ın dışına sürüldüğü, 4 Nisan'da Bratislava'nın ele geçirilmesiyle Slovakların teslim olmaya zorlandığı ve 13 Nisan'da Viyana'nın ele geçirilmesinin sağlandığı yeni bir saldırı başlattı.

7 Mart 1945
ABD birlikleri Remagen’de Ren Nehri’ni geçti.

16 Nisan 1945
Sovyetler, Berlin’i kuşatan son saldırılarını başlattı.

Nisan 1945
Yugoslav Komünist Lider Josip Tito tarafından yönetilen Partizan birlikleri, Zagrep’i aldılar ve Ustasa rejimini yıktılar. Ustasa’nın üst düzey liderleri İtalya ve Avusturya’ya kaçtılar.

30 Nisan 1945
Hitler intihar etti.

7 Mayıs 1945
Almanya Batı Müttefikleri’ne teslim oldu.

9 Mayıs 1945
Almanya Sovyetler’e teslim oldu.

Mayıs 1945
Müttefik birlikler Japon adalarından önceki son adım olan Okinawa’yı ele geçirdi.

6 Ağustos 1945
Amerika Birleşik Devletleri, Hiroşima’ya atom bombası attı.

8 Ağustos 1945
Sovyetler Birliği, Japonya’ya savaş ilan etti ve Mançurya’ya işgal etti.

9 Ağustos 1945
Amerika Birleşik Devletleri, Nagazaki’ye atom bombası attı.

2 Eylül 1945
14 Ağustos 1945’te, Japonya’nın koşulsuz teslimiyet prensiplerinde anlaştıktan resmen teslim olmasıyla II. Dünya Savaşı sona erdi.

Kaynak
http://www.ushmm.org/wlc/tr/article.php?ModuleId=10007306

Devamını oku...

1 Eylül 2015 Salı

İkinci Dünya Savaşı (1939-1945)


Hitler’in hükümeti, Doğu Avrupa'da çok büyük ve yeni bir “yaşanacak yer” (Lebensraum) imparatorluğu düşledi. Hükümet liderleri, Avrupa'da Alman üstünlüğünün bir savaş gerektirdiğinin hesabını yaptılar.

Sovyetler Birliği'nin tarafsızlığını garantiledikten sonra (Ağustos 1939 Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı ile) Almanya, 1 Eylül 1939'da Polonya'yı işgal ederek İkinci Dünya Savaşı'nı başlattı. İngiltere ve Fransa 3 Eylül'de Almanya'ya savaş ilan ederek karşılık verdi. Bir ay içinde Polonya, birleşen Alman ve Sovyet güçleri tarafından bozguna uğratıldı ve Nazi Almanya'sı ile Sovyetler Birliği arasında paylaşıldı.

Polonya'nın yenilgisinin ardından savaşın nispeten dinmesi, 9 Nisan 1940'ta Alman güçlerinin Norveç ve Danimarka'yı işgaliyle sona erdi. 10 Mayıs 1940'ta Almanya, savaşta tarafsız bir pozisyon alan Hollanda, Belçika, Lüksemburg ve aynı zamanda Fransa'yı işgal ederek Batı Avrupa'daki saldırılarına geçti. 22 Haziran 1940'ta Fransa Almanya'yla, Almanya'nın ülkenin kuzey bölümünün işgalini sağlayan ve Vichy şehrindeki koltuğuyla güneyde işbirlikçi bir rejim kurulmasına izin veren bir ateşkes imzaladı.

Sovyetler Birliği, Almanya'nın desteğiyle Haziran 1940'ta Baltık devletlerini işgal etti ve Ağustos 1940'ta resmen ele geçirdi. Mihver kuvvetlerinin (Almanya ile müttefik ülkeler) bir üyesi olan İtalya, savaşa 10 Haziran 1940'ta katıldı. Naziler, İngiltere'yle 10 Temmuz 1940'tan 31 Ekim 1940'a kadar, İngiltere Savaşı olarak bilinen hava savaşını sürdürdüler ve sonunda savaşı kaybettiler.

Almanya ve müttefikleri, 6 Nisan 1941'de Yugoslavya ve Yunanistan'a saldırarak Balkan bölgesini garanti altına aldıktan sonra  22 Haziran 1941'de Alman-Sovyet Paktı’nı doğrudan ihlal ederek Sovyetler Birliği'ne saldırdılar. Haziran ve Temmuz 1941'de Almanlar, Baltık devletlerini de işgal ettiler. Sovyet lideri Joseph Stalin, daha sonra Nazi Almanya'sı ve onun Mihver ittifakına karşı büyük bir savaş zamanı Müttefik’lerin lideri oldu. 1941 yazı ve sonbaharı boyunca Alman Birlikleri, Sovyetler Birliği'nin içinde ilerledi ama Kızıl Ordu’nun sergilediği çetin direniş, Almanların Leningrad ve Moskova gibi kilit kentleri ele geçirmesini engelledi. 6 Aralık 1941'de Sovyet birlikleri, Alman güçlerini Moskova'nın dışından kalıcı olarak çıkaran önemli bir karşı saldırı başlattı. Bir gün sonra 7 Aralık 1941'de Japonya (Mihver kuvvetlerinden biri) Hawai'deki Pearl Harbor’ı bombaladı. Amerika Birleşik Devletleri anında Japonya'ya savaş ilan etti. 11 Aralık'ta Almanya ve İtalya, askeri çatışma büyüyünce Amerika Birleşik Devletleri'ne savaş ilan etti.

Mayıs 1942'de, İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri, Almanya'nın Köln şehrine binlerce bombardıman uçağıyla, savaşı ilk kez Almanya'nın içine taşıyan saldırıyı düzenledi. Bunu takip eden 3 yılda, Müttefik Hava Kuvvetleri, imparatorluğun endüstriyel fabrika ve şehirlerini sistematik olarak bombalayarak 1945'te Alman kentsel alanının büyük bir kısmını harabeye çevirdi. 1942'nin sonu ve 1943'ün başında, Müttefik güçler Kuzey Afrika'da bir dizi önemli askeri zafer kazandı. Fransız Silahlı Kuvvetleri’nin Cezayir ve Fas'ın Müttefikler tarafından işgalini engellemekte başarısız olması, Almanya'nın 11 Kasım 1942'de işbirlikçi Fransa'nın Vichy'yi işgalini tetikledi. Afrika'da tamamı yaklaşık 150.000 asker olan Mihver askeri birlikleri Mayıs 1943'te teslim oldu.

Doğu Cephesi’nde, 1942 yazı süresince Almanlar ve Mihver ittifakı, Volga nehrindeki Stalingrad'ı olduğu kadar Kafkas petrol alanlarındaki Bakü şehrini de ele geçirme amacıyla Sovyetler Birliği'ne saldırılarını yenilediler. Alman saldırıları, 1942 yazının sonlarına doğru her iki cephede de durdu. Kasım'da Sovyet birlikleri Stalingrad'da karşı saldırı başlattılar ve 2 Şubat 1943'te Alman Altıncı Ordusu Sovyetler Birliği'ne teslim oldu. Almanlar, Temmuz 1943'te Kursk'a, tarihe en büyük tank savaşı olarak geçen bir hücum daha yaptılar ama Sovyet Birlikleri saldırıyı geri püskürttü ve savaş süresince bir daha bırakmayacakları bir askeri üstünlüğü ele geçirdi.

Temmuz 1943'te Müttefikler Sicilya'ya çıkartma yaptılar ve Eylül'de İtalya ana karasının kıyılarına gittiler. İtalyan Faşist Partisi Büyük Konseyi'nin, Hitler'in bir müttefiki olan İtalyan başbakanı Benito Mussolini'yi görevden almasının ardından İtalyan ordusu yönetimi ele geçirdi ve 8 Eylül'de Anglo-Amerikan güçleriyle bir teslimiyet anlaşması yaptılar. İtalya'daki Alman Birlikleri bölgenin kuzey yarısının kontrolünü ele geçirdi ve direnmeye devam etti. İtalyan ordu yetkilileri tarafından tutuklanan Mussolini, Alman SS komandoları tarafından Eylül'de kurtarıldı ve Kuzey İtalya'da Almanya'nın yönetimi altındaki neo-faşist bir kukla rejimi kurdu. Alman Birlikleri, 2 Mayıs 1945'te teslim oluncaya kadar Kuzey İtalya'yı tutmaya devam ettiler.

6 Haziran 1944'te (Büyük Gün), büyük bir askeri operasyonun parçası olarak 150.000 Müttefik askeri Ağustos'un sonunda özgürlüğüne kavuşan Fransa'ya çıktı. 11 Eylül 1944'te ilk ABD Birlikleri, Sovyet Birlikleri doğu sınırını geçtikten bir ay sonra Almanya'ya girdiler. Aralık'ın ortasında Almanlar, Belçika ve Doğu Fransa'da, Bulge Savaşı olarak bilinen başarısız bir karşı saldırı başlattılar. Müttefik hava kuvvetleri, Nazi endüstriyel tesislerine saldırdı.

Sovyetler, 12 Ocak 1945'te Batı Polonya'yı özgürlüğüne kavuşturan ve Macaristan'ı (bir Mihver kuvveti) teslim olmaya zorlayan bir saldırıya başladılar. 1945 Şubat'ının ortasında Müttefikler, Almanya'nın Dresden şehrini bombalayarak yaklaşık 35.000 sivili öldürdüler. Amerikan birlikleri, 7 Mart 1945'te Ren nehrini geçtiler. 16 Nisan 1945'te son Sovyet saldırısı, Sovyet güçlerinin Almanya'nın Başkenti Berlin'i kuşatmalarını sağladı. Sovyet Birlikleri, İmparatorluk Şansölyeliğine doğru yol alırken Hitler 30 Nisan 1945'te intihar etti. Almanya, 7 Mayıs 1945'te Reims'te Batı Müttefikleri’ne ve 9 Mayıs'ta Berlin'de Sovyetler'e koşulsuz teslim oldu. Ağustos'ta, Amerika'nın Japon kentleri Hiroşima ve Nagazaki'ye 120.000 sivili öldüren atom bombalarını atmasının hemen sonrasında Pasifik'teki savaş sona erdi. Japonya 2 Eylül'de resmen teslim oldu.

II. Dünya Savaşı, bütün dünyada tahminen 55 milyon ölümle sonuçlandı. Tarihteki en büyük ve en yıkıcı savaştı.

Kaynaklar
http://www.ushmm.org/wlc/tr/article.php?ModuleId=10005137
http://www.ushmm.org/wlc/tr/media_list.php?MediaType=fi
http://www.ushmm.org/wlc/tr/media_nm.php?MediaId=1354

Devamını oku...
Related Posts with Thumbnails Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...