25 Aralık 2016 Pazar

Kırk Paranın Hesabını Soran Atatürk ve İnönü

40 paranın hikayesi

Sabiha Gökçen'in anlattığına göre bir gün Türk Hava Kurumunun hesaplarını kontrol eden İnönü, "hesaplarda 40 para oynadığını" görmüş ve bu durumu Atatürk'e nakletmiştir. Gülümseyen Atatürk, "Demek mesele bu... 40 paranın hesabı seni bu kadar yorup üzdü. Tam adamını bulup (Fuat Bulca) bunların başına getirmiştim... Haklısın... 40 para günün birinde 40 lira, 40 lira 400 lira olur... Bu da giderek büyür halkın ağzında... Böyle kuruluşlara olan güveni sarsar... Biz Cumhuriyet'i kurarken böyle 40 paralara çok ihtiyacımız oldu..."

İnönü, yaptırdığı inceleme sonunda bu 40 paranın yanlışlıkla bir başka hesaba geçirildiğini belirlemiştir. 

Sabiha Gökçen şöyle diyor:

"Bu benim yakından tanık olduğum bir konuşma, bir olaydır. Türk Hava Kurumunun 40 parası uğruna harcanan emek ve zamanı belgeleyen kutsal bir olay... Şayet ülke ve bazı müesseseler bugüne kadar sarsılmadan, alın aklığı ile gelebilmişse hep bu '40 paranın' hesabı sorulduğu, milletin parası üzerine titrendiği için gelinebilmiştir kanısındayım... Onlar bir başka devlet adamlarıydı."


Kaynak: Panzehir, Sinan MEYDAN
Devamını oku...

19 Aralık 2016 Pazartesi

Parasız Devrimci Atatürk

parasız devrimci ATATÜRK

"İnsan hürriyet vasıtası olarak servete sahip olmalıdır. Yoksa servete esir olmak için değil." 
ATATÜRK

Atatürk'ün mal varlığı konusundaki ilk yalan, azılı bir Atatürk düşmanı olan 150'liklerden Mevlanzade Rıfat'a aittir. Mevlanzade Rıfat, daha Atatürk Samsun'a çıkmadan önce 24 Mart 1919'da Hukuk-i Beşer adlı gazetede 1. Dünya Savaşı'na katılan komutanlara -dolayısıyla Atatürk'e- İttihatçıların vagon vagon altın dağıttıklarını ileri sürmüş ve komutanlara "büyük alçaklar ve haydut başları..." diye hakaret etmiştir. Bunun üzerine Atatürk, Harbiye Nezareti'ne bir dilekçeyle başvurarak bu yazıyı kaleme alan Mevlanzade Rıfat'ın cezalandırılmasını istemiştir. Atatürk, bir nüshasını da Vakit, Alemdar ve Yeni Gün gazetelerine gönderdiği dilekçesinde "o sefil iftiracı..." diye hitap ettiği Mevlanzade Rıfat'ın Türk ordusunun şerefli komutanlarına "hırsızlık" suçlamasıyla hakaret etmesine çok bozulmuştur. Bunun "büyük bir ahlaksızlık ve sefil bir vicdansızlık olduğunu belirterek bu "namussuzca iftirayı ve sahibini lanetlediğini" belirtmiştir. 

Atatürk'ün Harbiye Nezareti'ne gönderdiği dilekçesi işleme konulmadığı gibi, Mevlanzade Rıfat kendisine hakaret edildiği gerekçesiyle Atatürk'e dava açmıştır.

Atatürk'ün mal varlığı konusundaki ikinci yalan Kurtuluş Savaşı yıllarında İstanbul'da mütareke basınınca ortaya atılmıştır. 

Atatürk'ün İstanbul Divanı Harbi Örfisi'nce idama mahkûm edildiği günlerde İstanbul'da İtilaf Devletlerinin parasıyla çıkan İkdam gazetesinde "Mustafa Ahval-i Hususiyeti" başlıklı bir makalede Jurnal Deryan gazetesinin Ankara'daki muhabirinin aktardığı şu bilgilere yer verilmiştir: "Mustafa Kemal'in Ankara'da oturduğu konak Ankara eşraf ve tüccarlarından Hüseyin Bey adında birisinin konağıdır. Beyaz odalı ve 12 odalı olan bu mesken haricen İstanbul civarındaki köşklere benzemektedir. Pencerelerde görülen manzara sahilleri ağaçlarla sayeder Çubuk Suyu'nun suladığı kadim Ankara Ovası'na kadar imtidad etmektedir. Mavi sema üzerinde tepeleri dumanlı Elmadağ'ı görünmektedir. İşte Mustafa Kemal her sabah şafaktan biraz sonra kalktığı zaman bu nefis panoramayı temaşa eylemektedir."

Ancak Atatürk Ankara'da önce Ziraat Mektebi'nde sonra istasyon binasında oturtmuştur. Sonra da Ankaralılar, Çankaya'da Bulgur Tevfik Efendi'nin evini 4500 liraya satın alarak Atatürk'e hediye etmişlerdir. Burası önce Kasapoğlu Agob'un eviydi. Tevfik Efendi'nin Agob Efendi'den satın aldığı bu evi belediye de Tevfik Efendi'den satın alıp Atatürk'e hediye etmiştir. Bu ev kendisine hediye edilmek istendiğinde evin tapusunun kendi üzerine yapılmasını kabul etmemiş, evin tapusu ordu adına yapılınca ancak eve taşınmıştır. Enver Behnan Şapolyo'nun anlattığına göre Atatürk'ün ikamet ettiği "Çankaya Köşkü basit bir şekilde döşenmiştir."  

Atatürk, "Para sarf etmesini sevmez, çok muktesittir." O günlerde "Ankara mebusu" olarak 100 lira maaş almaktadır.

Atatürk'ün kendi ifadesiyle "büyük ihtirasları" vardır ancak bunlar "büyük paralar elde etmek gibi maddi ihtiraslar" değildir. Bir mektubunda şöyle demiştir: "Benim ihtiraslarım var, ham de pek büyüklari fakat bu ihtiraslar yüksek makamlar işgal etmek ve büyük paralar elde etmek gibi maddi emellerin teminiyle değil. Ben bu ihtirasların gerçekleşmesini, vatanıma büyük faydaları dokunacak, bana da liyakatle bir vazifenin canlı iç rahatlığını verecek büyük bir fikrin başarısında arıyorum. Bütün hayatımın ilkesi bu olmuştur. Ona çok genç yaşımda sahip oldum ve son nefesime kadar da onu korumaktan geri kalmayacağım."

"Benim bütün hayatımda, bu ana kadar takip ettiğim gaye hiçbir vakit şahsi olmamıştır. Her ne düşünmüş ve her neye teşebbüs etmiş isem daima memleketin, milletin ve ordunun adına ve çıkarına olmuştur. Hiçbir zaman şahsımın sivrilmesini ve öne çıkmasını göz önüne almamışımdır."

Küçük yaşta yetim kalan yoksul aile çocuğu Atatürk, 57 yıllık ömrünün en az 40 yılını para sıkıntısı içinde geçirmiştir. Falih Rıfkı Atay'ın deyişiyle, "Gazi varlıksız bir aile çocuğu gibi hayli sıkıntılı bir öğrencilik ve subay hayatı geçirmişti. Aylığı hiçbir zaman masrafına yetmezdi. Biraz rahat bir hayata büyük komuta rütbelerinde kavuşabilmiştir."

Atatürk hayatındaki en büyük para sıkıntısını Kurtuluş Savaşı yıllarında yaşamıştır. 19 Mayıs'da Samsun'a çıkarken kendisine Dahiliye Nezareti ödeneğinden 1000 lira ile 23 karargâh mensubunun 3 aylık maaşları, yollukları ve yüzde 50 zam verilmiştir. Oysa Atatürk'ü Anadolu'ya gönderenler, 1920'de Sadrazam Damat Ferit'e ve birkaç kişilik heyetine 70 bin lira verip Paris Barış Konferansı'na göndermişlerdir. Ayrıca Padişah Vahdettin ve Sadrazam Damat Ferit, Atatürk Anadolu'ya geçip de kendisine verilen görevin tam tersine halkı direnişe çağırıp Milli Hareket'i alevlendirince Atatürk'ü yok edip Milli Hareket'e son vermek için kurdukları Kuvay-ı İnzibatiye'ye tamı tamına 1.250.850 lira ödenek ayırmışlardır. İşin daha da iğrenç tarafı şu: "Mustafa Kemal ve Arkadaşlarının İdamı" başlığıyla Divan-ı Örfi Riyaseti'nin idam kararı yayımlanmıştır. Bu idam karar metninin sonunda Atatürk'ün "mallarının da haczedilmesine" karar verildiği belirtilmiştir.

Atatürk ve Temsil Heyeti Sivas'tan Ankara'ya hareket ederken tam anlamıyla "yoksulluk" içindedir. Mazhar Müfit Kansu bu yoksulluğu "Bütün paramız, yol için 20 yumurta, bir okka peynir ve 10 ekmeğe yettiğinden bunları aldırdık." diye ifade etmiştir. Sabahları bir bardak çay ile bir dilim ekmek yediklerini belirtmiştir. Kansu şöyle devam etmiştir. Ekmekçilere bile verecek paramız kalmamıştı. Benim bir kürküm vardı. Erzurumlu Nafız Bey'e müracaat ederek sattırılmasını rica ettim. 'Nafız Bey, Ocak ayı içindeyiz, ne giyeceksin?' diyerek satmamakta ısrar ettiyse de ne olursa olsun kulağıma giremezdi. Aç mı kalacaktık? Nihayet onu da sattık. Kimsede satacak bir şey kalmadı. Paşa ile bu konuda bir çare bulamayarak 'Hele sabah olsun' diyerek odalarımıza çekildik. Ankara'ya geldiğimiz zaman hemen bir hafta bizi belediye besledi.

Trakya'daki Müdafaa-i Hukukçular, 1. Ordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa aracılığıyla Temsil Heyeti'nden para isteyince Atatürk Trakya örgütüne "Müdafaa-i Hukuk Örgütü'nün parası yoktur." diyerek kendi gelir kaynaklarını kendilerinin yaratmasını istemiştir.

Atatürk para sıkıntısı çekilen o günlerde 3 Mayıs 1920'de Kazım Karabekir Paşa'ya çektiği bir telgrafta, "Elde beş para bulunmadığı malum-u devletleridir. Şimdilik içeride bir kaynak da bulunmuyor. Başka taraftan sağlanıncaya kadar Azerbaycan hükümetinden en geniş ölçüde borç alma olanağının düşünülmesini ve sağlanmasını rica ederim." 

O günlerde yaşanan büyük para sıkıntısının aşılmasında Rauf Orbay'ın bulduğu 1000 lira, Kılıç Ali'nin Ali Galip Olayı'nda el koyup Atatürk'e verdiği 6000 altın, Binbaşı Süleyman Bey'in ayarladığı 900 lira, Erzurum Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyelerinin kendi aralarında toplayıp Atatürk'e verdikleri 1000 lira, Sivas Osmanlı Bankası Müdüründen alınan 100 lira ve Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi'nin Ankara tüccarlarından toplayıp Atatürk'e teslim ettiği 1000 lira etkili olmuştur.

Öyle bir zaman gelmiş ki Atatürk'ün annesi ve kız kardeşi işgal İstanbul'unda tamamen parasız kalmıştır. Atatürk de onlara evdeki halıları ve kilimleri satmalarını söylemiştir.

Atatürk'ün para sıkıntısı Sakarya Savaşı öncesinde de devam etmiştir. O günlerde Çankaya'da yaver dairesinin nöbetçi çavuşu Ahmet Çavuş, bir gün Miralay İzzettin (Çalışlar) Bey'in karısının gelip Atatürk'le görüşmek istediğini, biraz sonra Polatlı'ya hareket edecek olan Atatürk'ün, İzzettin Çalışlar'ın karısıyla yaverlik dairesinde şöyle bir görüşme yaptığını belirtmiştir:

Gazi hazretleri: 'Hayrola?' diye sorunca kadın elindeki mektubu uzatıp iki çocuğu olduğunu, kendisine Kayseri'ye gitmek için yardımda bulunmasını istedi. Bunu üzerine Gazi hazretleri cebinden cüzdanını çıkarıp: 'Bütün param budur... Başka param yok hanım... (Üzüntüyle) eğer başka param varsa gövdeme yapışsın.' diyerek kadına bütün  bir 50 liralık banknot verdi. 'Üzülme, Allah büyüktür. İnşallah her şey düzelecek, iyi olacak.' dedi.

Başkomutan Atatürk, Büyük Taarruz öncesinde daha fazla beklenilmeden taarruza geçilmesini isteyen Meclis'e, "Taarruza geçmek için önce askeri hazırlığı ikmal etmek lazımdır. Askeri hazırlığın ikmali için de 15 milyon lira lazımdır." diye seslenerek Maliye Vekaleti'nden derhal 15 milyon liranın bulunup kendisine verilmesini istemiştir.

Maliye Vekili Hasan Fehmi Bey, Rusya'dan gelen son 300 bin altın, Osmanlı Bankası Müdüründen aldığı 1.5 milyon lira ve Hindistan Hilafet Cemiyeti'nin gönderdiği paradan 500 bin lira olmak üzere toplam 2 milyon 100 bin lira olduğunu belirtmiştir. Geri kalan 12 milyon 900 bin lira da tahsisat ve vergilerle sağlanmış ve 15 milyon hazırlanıp Başkomutan Atatürk'e verilmiştir.


Kaynak: Panzehir, Sinan MEYDAN

Devamını oku...

7 Aralık 2016 Çarşamba

YOLO Dünyası için Geri Sayım Başladı!

haydar-colakoglu-yolo-uygulama

Ulaşımda En Pratik Yol O!  sloganı ile yola çıkan ve Uber’in karşılaştığı en güçlü rakip olan girişim YOLO için geri sayım başladı. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de yoğun ilgi gören şehir içi, konfor ve kaliteyi birleştiren yolculuklar sağlayan platformlara bir yenisi daha ekleniyor. Kısa süre içinde hayatımızda farklı bir yer edinmeyi hedefleyen girişimin adı YOLO.

YOLO, şehir içinde lüks segment araçlar ile şehir içi VIP taşımacılık hizmeti veren ve sektöre çok iddialı girerek diğer rakiplerine nazaran çok farklı iş modeli ve kazanç vaat eden bir mobil uygulama. Dünyada Uber modeli olarak bilinen mobil uygulamanın Türkiye versiyonu olarak planlanmış olan YOLO, uzun süren Ar-Ge çalışmaları sonucunda ortaya çıkmış.

YOLO’yu dünyadaki benzerlerinden farklı kılan en önemli özellik TR’de hukuksal altyapısının sağlamlığı ve farklı kazanç modelleri. YOLO, hem kullanıcılara, hem de iş ortaklarına sağladığı yeni nesil bir iş modeli ile kısa sürede yola çıkıyor.

haydar-colakoglu

YOLO, TEB Holding ve Çolakoğlu Grup Yönetim Kurulu Üyesi Haydar ÇOLAKOĞLU başkanlığındaki güçlü yatırımcı ve yönetim kadrosu ile de dikkat çekiyor. Yönetim kademesindeki 12 kişilik tecrübeli ekibin, 1 yıl süren çalışmaları sonucu ortaya çıkardıkları YOLO, şehir hayatına yeni bir soluk getirmeyi planlıyor. 

haydar-colakoglu-teb-genel-mudur

Ulaşımdaki zorlukları keyif ve konfor ile çok uygun koşullarda sunmayı hedefleyen ekip adına konuşan YOLO Yönetim Kurulu Başkanı Haydar ÇOLAKOĞLU şunları söyledi;

“Günümüzde temel ihtiyaçlarımızdan biri olan şehir içi konforlu seyahatin hızlı, güvenli ve ucuz olarak sağlanabilmesi başlangıç noktamızdı. Bununla birlikte, kayıt dışı kalan birçok seyahatin kayıt altına alınarak vergilendirilmesi, sektörde hukuksal altyapının sağlamlaştırılması yeni düzende yeni normallere alışan bizler için çok önemli. İşlerimize teknolojiyi en verimli şekilde entegre etmek hem kullanıcılarımıza hem de iş ortaklarımıza yüksek kazanç sağlayacaktır.

YOLO yüzde yüz yerli yapım bir uygulamadır. Amaçlarımızdan biriside bu iş modelini hızlı bir şekilde ülke dışında da kullanılan bir marka yapmaktır. YOLO’nun temel felsefesi bundan ibarettir. 

Kendi kurucularımızın sağladıkları desteklerin yanında, henüz başlangıç aşamasında iken Los Angeles merkezli bir yatırım şirketinden 16 milyon dolar değerleme ile bir kısım yatırım aldık. Kendileri ile yaptığımız çalışmalar sonucunda da “you only live once” baş harflerinden oluşan YOLO isminde karar kıldık. Bunun yanısıra Los Angeles, San Francisco, Londra ve Zürih merkezli yatırımcı grupları ile de görüşmelerimiz devam etmekte. Bu güç birliği platformu ile hem UBER gibi bir dünya devine rakip olacak, hem de Türkiye’den bir dünya markası çıkartabilmek için çalışacağız.

haydar-colakoglu-yolo-turkiye

Başlangıç gününde 300’ün üzerinde araç ile hizmet verecek olan YOLO ile kullanıcılar, tek tuş ile araç çağırabilecek, ulaşım ücretlerini kredi kartları ile ödeyebilecekler. Araçta unuttukları herhangi bir eşyanın güvende olduğunu bilecekler. Yıl sonu hedefimizde 1000’i aşkın araçla hizmet vermek var.

Bu uygulamaların yanısıra yolcularımızı çok özel kampanyalardan da faydalandıracağız. Farklılıklarımız, ilk günden bu ayrıcalıklar ile görülecek. Kasim ayında acilacak beta surumu ile İstanbul`un bazi seckin mekanlarinda yapilacak test surusleri ile hizmete baslayacak olan uygulama üzerinden özellikle tanıtım günlerimizde kayıt yaptıran yolcularımıza 15 Aralık - 4 Ocak tarihleri arasında ücretsiz ulaşım hakları, çeşitli promosyonlar sağlayacağız. Açılışa özel bu kampanya gibi birçok büyük kurumdan da kampanya desteği alan YOLO ile yolculuklarınızın standartları değişecek. YOLO’yu hepinize tavsiye ediyorum. YOLO dünyasına hoş geldiniz.”

GooglePlay ve AppStore dan indireceğiniz uygulama sayesinde YOLO dünyasında siz de yerinizi alın. Detaylı bilgi ve iletişim için www.yolo.com.tr adresinden YOLO’ ya ulaşabilir @yolo_turkiye Instagram adresinden de takip edebilirsiniz.

 

Bir boomads advertorial içeriğidir.

Devamını oku...

10 Ekim 2016 Pazartesi

Hanefi Türk Müslümanlığı ve Emperyalizm

Mustafa Kemal ATATÜRK

Emperyalizm, çıkarı için dinleri her zaman  kullanmıştır. Bugün de kullanmaktadır. Buna en iyi örnek IŞİD'dir. Dolayısıyla bu tuzağa düşmemek ve gereken önlemleri almak için emperyalizmin dinlerle ilişkisini bilmeliyiz.

15 Temmuz'da gerçekleşen din perdesi altındaki darbe kalkışmasının/terör saldırısının arkasında emperyalizmin olduğu açıktır. Bu olay, emperyalizmin İslamiyet ve Müslüman Türkler üzerinde oynadığı oyunların dehşet verici örneklerinden biridir. Ancak özünü, tarihini ve dinini bilen Türk milleti emperyalizme geçit vermemiştir.

Türk Bağımsızlık Savaşı'nda/Kurtuluş Savaşı'nda, Hanefi Türk Müslümanlığının baş temsilcisi olan Türk milleti tarafından bozguna uğratılan emperyalizm, bu yenilgiyi asla unutmamış ve bizi her zaman kendisi için önemli bir tehlike ve tehdit olarak görmüştür.

İngiliz emperyalizminin önemli bir üyesi olan Arnold Toynbee'nin raporu her şeyi anlatmaktadır.

Ülkemizin önemli akademisyenlerinden değerli Dr. Ramazan Kağan Kurtoğlu hocamız konuyu şöyle aktarıyor:

California Üniversitesi'nde bir gün kütüphaneye çıktığımda üzerinde "özel katılımcılar girebilir" yazılı bir bölüm gördüm. Mamafih oraya özel bir izinle girme imkanı buldum.

Arnold Toynbee adında bir İngiliz siyasetçi ve tarihçi vardır. Onun Türklerden ve Müslümanlardan hoşlanmadığını biliyoruz. Toynbee'nin 1955 yılına ait "çok gizli" damgalı bir raporunu gördüm o özel bölümde. Ve o gizli raporda şöyle diyordu:

Artık günümüzde güney Müslümanlığı - parantez içinde Suudi Arabistan olarak belirtmişti-  Mısır Eş'ari eksendeki İslam, şeyh ve şıhın elindedir. Batı medeniyeti için tehdit değildir. Parayla şeyhi, şıhı satın alabilir istediğinizi yaptırabilirsiniz diyordu. Ama kuzey Müslümanlığı -parantez içinde Semerkant, Buhara, İstanbul eksenindeki Hanefi Türk Müslümanlığı yazmış- MUSTAFA KEMAL GİBİ İSYANCILAR çıkarır diyordu. "BATI İÇİN TEHDİTTİR ve BURAYA DİKKAT" diye yazmıştı.

Kaynak:
Küresel Düzenin Şifreleri-Dr. Ramazan Kağan Kurtoğlu, Cansu Canan Özgen

Devamını oku...

18 Haziran 2016 Cumartesi

Onuncu Yıl Marşı Alerjisi



Bolu İl Milli Eğitim Müdürü Yussuf Cengiz

Bolu İl Milli Eğitim Müdürü Yusuf Cengiz, Milli Eğitim Müdürlüğü’nde yapılan okul müdürleri toplantısında, okullarda 10. Yıl Marşı’nın çalınmaması talimatını vermiş. Yasak talimatından bir süre sonra gazetecilerin sorusu üzerine, 10. Yıl Marşı’nı yasaklama kararının doğru olduğunu söylemiş. Bir de utanmadan şu açıklamayı yapmış: Okullarda 10. Yıl Marşı’nın çalınmamasını söyledim. Artık 10. Yıl Marşı mı kaldı? 2023’te 100’üncü Yıl Marşı'nı yazacağız. 

Normal koşullarda Türkiye Cumhuriyeti'nde bir il milli eğitim müdürü böyle bir açıklama yapamaz. Ancak son yıllarda ihanet olarak adlandırabileceğimiz onca olaydan sonra Türk, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları böyle açıkça konuşup nefret kusmaktan çekinmiyor. Ayrıca bu karşı devrimciler, mensup oldukları zihniyetin sultanlarından güç ve destek alıyor.

Karşı devrimcilerin suç dosyaları da kabarık oluyor. Öyle ki, bu müdür Balıkesir’de görev yaptığı dönemde ‘görevi kötüye kullanmak, norm kadrodan fazla müdür yardımcısı görevlendirerek ek ders ücreti ödenmesini sağlamak’ ve ‘kamu zararına yol açtığı’ iddiasıyla yargılandığı davada kısa süre önce 5 ay hapis cezasına çarptırılmış.

Karşı devrimciler 10. Yıl Marşı'ndan rahatsız oluyor çünkü bu marş; Cumhuriyetin milli marşıdır, yüz binlerce şehit vererek ülkemizi düşman işgalinden kurtarıp emperyalizme diz çöktüren Türk milletinin zafer türküsüdür, devletimizin kurucusu büyük önder Atatürk'ün vatan sevgisinin göstergesidir, Kuvayi Milliye'nin silah sesidir, şehitlerimizin ruhunu okşayan milli duadır, Türk'ün bağımsız yaşama isteğini dünyaya haykırmasıdır...

Onuncu Yıl Marşı'ndaki "Demir ağlarla ördük ana yurdu dört baştan." ifadesi daha önce aynı zihniyetten başkalarını da rahatsız etmişti.

Bu müdürün, Cumhuriyet'i simgeleyen ve içinde Türk adı geçen 10. yıl Marşı'ndan rahatsız olması doğal. Çünkü bu milli değerleri hazmedememiş saltanat yanlısı yobaz bir anlayışın neferi. Bu ülkenin nasıl kazanıldığından habersiz ve ülkenin kaybedilmesi için yüz yıl önce düşmanla işbirliği yapan hainlerin torunlarıyla aynı yoldan gitmeyi seçmiş. Bir de 2023'ten bahsediyor. Fakat diğerleri gibi o da 2023 ile Cumhuriyet'in 100. yılını kastetmiyor. Karşı devrimin zaferiyle sonuçlanmış Türk'ten, Atatürk'ten ve Cumhuriyet'ten eser kalmamış, emperyalizmin oyuncağı olan gerici yeni bir düzeni vurguluyor. Zaten geçmişi 1923 olmayanın geleceği 2023 olamaz.


Sonuç olarak ne olursa olsun Türk milleti milli marşlarını her yerde okuyup dinleyerek yaşatacak; bu ihanetleri asla unutmayacak, kendisine düşman olan unsurlara gereken cezayı verecek ve ilelebet bağımsız olarak yaşayacaktır!

Türk'üz Cumhuriyet'in göğsümüz tunç siperi,
Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri.

"Ne mutlu Türk'üm diyene!"

Mustafa Kemal ATATÜRK

Kaynaklar
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/10-yil-marsini-yasakladi-139790h.htm
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/bolu-il-milli-egitim-mudurune-kamuya-zarardan-5-ay-139833h.htm

Devamını oku...

17 Haziran 2016 Cuma

Atatürksüz Anayasa Düşünülemez

Yeni Anayasa'da Atatürk olmayacak

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum, Aralık ayında Meclise gelmesi planlanan yeni Anayasa’da Mustafa Kemal Atatürk’ün sadece ‘kurucu’ sıfatıyla yer alacağını belirterek Atatürk ideolojisine atıfta bulunan maddelerin çıkarılacağını söylemiş. 

Türkiye Cumhuriyeti'nde tabelalardan T.C. ifadesinin silinmesi, "Ne mutlu Türk'üm diyene!" sözünün kaldırılması, Anayasa'dan Türk kavramının çıkarılması, Türk demenin ırkçılık sayılması, Türk milleti yerine "Türkiye milleti(?)" gibi hem saçma hem de dünyada eşi benzeri olmayan bir anlatım,  laiklik karşıtı Meclis başkanının(!) Meclis logosundan Atatürk'ün "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir!" sözünü kaldırması vb. olumsuz gelişmelerin üzerine bir de "Atatürk yeni Anayasa'da olmayacak!" denildi ve Türk halkı, ne yazık ki bu duruma yavaş yavaş alıştırılarak kendisine karşı olanlara tepkisiz hale getirildi. Böylece Türk'e, Atatürk'e ve Cumhuriyete düşman olan zihniyet, niyetlerini açıkça itiraf ederek Güney Afrika ve İzlanda'nın örnek alındığı yeni ucube bir düzenin kurulacağını duyurdu.

Mehmet Uçum'un Atatürk düşmanlığı, adını değiştirmesine bile yol açmış. Avukat Mehmet Uçum'un asıl adı, Mehmet Ata Uçum'muş. Ancak Mehmet Uçum, mahkemeye başvurarak ailesinin Atatürk'e atfen koyduğu "Ata" adını sildirmiş.

Atatürk düşmanları, Atatürk'ün adını kaldırınca onu yok edebileceklerini zannediyor. Oysa Atatürk sadece Atatürk, sadece bir ad, sadece bir kişi değildir. O, bütün Türkler için bir simgedir. Çünkü Atatürk;  tam bağımsızlıktır, vatan sevgisidir, akıldır, bilimdir, çağdaşlaşmadır, uygarlıktır, barıştır, her zaman özlem duyulan önderdir. Atatürk'ü şu sözlerle en iyi kendisi anlatmıştır:  "İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik geçici Mustafa Kemal… İkinci Mustafa Kemal, onu "ben" kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni yaşam ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim girişimlerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!"

Atatürksüz ve Türksüz Anayasa, ulus üstü şirketlerin yani emperyalizmin dayatmasıdır. Dolayısıyla Türksüz ve Atatürksüz Anayasa, Türk milletinin değil emperyalizmin anayasasıdır. Zaten tarihçi yazar Sinan Meydan'ın dediği gibi, "Laik ve üniter Türkiye Cumhuriyeti'ni yıkıp bir dinsel federasyon kurabilmek için Atatürk'ü yok etmek zorundalar! (Ayrıca) Türksüz, Atatürksüz, anti-laik bir anayasa, en çok da Türkiye Cumhuriyeti'ni tehdit eden ırkçı/bölücü, dinci terör örgütlerini memnun edecektir."

Koşullar ne olursa olsun Türkiye Cumhuriyeti'ni yıkmaya, Türk'ü ve Atatürk'ü yok etmeye kimsenin gücü yetmeyecektir. Çünkü yüz yıl önce Atatürk'ün önderliğinde ortaya konulan "Milli Mücadele" ve "namus cephesi" vatansever Türkler tarafından cennet vatanımız Türkiye ile birlikte sonsuza kadar yaşatılacaktır! 

Büyük önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK diyor ki:

"Bir zamanlar gelir, beni unutmak veya unutturmak isteyen gayretler belirebilir. Fikirlerini inkâr edenler ve beni yerenler çıkabilir. Hatta bunlar, benim yakın bildiğim ve inandıkların arasından bile olabilir. Fakat ektiğimiz tohumlar o kadar özlü ve kuvvetlidirler ki bu fikirler Hint’ten, Mısır’dan döner dolaşır gene gelir, verimli sonuçları kalpleri doldurur."

1982 Anayasası'nda Atatürk'e Atıf Yapılan Maddeler

MADDE 2. – Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

MADDE 42 – Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.

Öğrenim hakkının kapsamı kanunla tespit edilir ve düzenlenir.

Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz.

MADDE 58. – Devlet, istiklâl ve Cumhuriyetimizin emanet edildiği gençlerin müspet ilmin ışığında, Atatürk ilke ve inkılâpları doğrultusunda ve Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmayı amaç edinen görüşlere karşı yetişme ve gelişmelerini sağlayıcı tedbirleri alır.

MADDE 81. – Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, göreve başlarken aşağıdaki şekilde ant içerler:

“Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve lâik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim.”

MADDE 103. – Cumhurbaşkanı, görevine başlarken Türkiye Büyük Millet Meclisi önünde aşağıdaki şekilde ant içer:

“Cumhurbaşkanı sıfatıyla, Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, Anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılâplarına ve lâik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma, milletin huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağıma, Türkiye Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine ant içerim.”

MADDE 134. – Atatürkçü düşünceyi, Atatürk ilke ve inkılâplarını, Türk kültürünü, Türk tarihini ve Türk dilini bilimsel yoldan araştırmak, tanıtmak ve yaymak ve yayınlar yapmak amacıyla; Atatürk’ün manevî himayelerinde, Cumhurbaşkanının gözetim ve desteğinde, Başbakanlığa bağlı; Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu ve Atatürk Kültür Merkezinden oluşan, kamu tüzel kişiliğine sahip “Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu” kurulur.

Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu için Atatürk’ün vasiyetnamesinde belirtilen malî menfaatler saklı olup kendilerine tahsis edilir.

Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumunun; kuruluşu, organları, çalışma usulleri ve özlük işleri ile kuruluşuna dahil kurumlar üzerindeki yetkileri kanunla düzenlenir.

Kaynaklar
http://www.ilk-kursun.com/haber/264019/cumhurbaskani-basdanismani-yeni-anayasada-ataturke-atif-yapilan-maddeler-olmayacak/
http://odatv.com/ataturku-anayasadan-atacagiz-diyen-erdoganin-basdanismaninin-sirri-aciga-cikti-1606161200.html
http://www.atam.gov.tr/duyurular/ataturke-gore-ataturk

Devamını oku...

13 Haziran 2016 Pazartesi

Laiklik Olmazsa "Namaz Kılmayan Hayvan Olur"

Prof. Dr. Mustafa Aşkar

Dün akşam TRT'de iftar öncesi yayınlanan Ramazan Sevinci adlı programa katılan Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Aşkar, son zamanlarda alıştırıldığımız türden çok tartışılacak bir açıklamada bulunmuş.

Yeni Türkiye'de laiklik karşıtlığının ortaya çıkardığı çorak iklimin sonuçlarından acı bir örnek sunan "Profesör" unvanlı bu kişi, “Ben düz söyleyeyim. Ayette de bunu söylüyor. Ağır gelmesin. Yani namazı hayvanlar kılmaz, namaz kılmayan hayvandır.” diyerek namaz kılmayan insanlara devletin kanalı aracılığıyla hakaret etmiş.


Son zamanlarda şahit olduğumuz bu vb. olaylar, laikliğin bizim için ekmek ve su gibi ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Çünkü din ve vicdan özgürlüğü olan laikliğin yok sayıldığı ülkemizde namaz kılmayan insanlar hayvan olarak bile nitelenmektedir. Böylece halkımız dinciler (dini siyasete ve ticarete alet eden) tarafından baskı altına alınmaktadır. Böyle olaylar dinci, gerici ve yobaz bir zihniyetin krallığına doğru giden yolun taşları olarak kullanılmaktadır. 

Ayrıca bu akıl almaz çirkin ötesi söz, devlet kanalında yayınlanmaktadır. Türk milletine canlı yayında zerk edilen bu zehir, bugün Cumhuriyetimizin 93. yılında ülkemizin ve devletimizin içine düştüğü bataklığı açıkça gözler önüne sermektedir.

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı ve Diyanet İşleri Başkanlığı, bugün Aşkar'ın sözlerini kınayan bir açıklama yapmışlar. Ancak bu yeterli değildir. Ayrıca işlerine gelen bir konu olduğunda eylem yaparak tepki gösteren malum muhafazakar kesimin, samimi dindarların ve sosyal medya kullanıcılarının daha büyük tepki göstermesi gerekirdi. Fakat her zamanki gibi durum böyle olmadı. Gereken karşılık verilmedi. Oysa çoğunluğun önemsiz gördüğü bu vb. konular, hem özgürlüğümüze hem de laik cumhuriyete karşı çok ciddi bir tehdittir. 

Mustafa Kemal Atatürk

Özgürlüğümüze ve laik cumhuriyetimize vurulan bu darbeler cennet vatanımızı, mezhep savaşları ve sapık Işid zihniyetinin vahşetiyle yanan Ortadoğu bataklığına, yobazlığa ve gericiliğe doğru sürüklemektedir. Bu sebeple Türkiye Cumhuriyeti'nin vatansever evlatları; çocuklarımızı, gençlerimizi ve halkımızı zehirleyen ve cumhuriyetten rahatsız olan böyle kişilere ve onların zihniyetlerine karşı okuyup çalışarak bilinçli bir şekilde Atatürk'ün emaneti olan laik-çağdaş Türkiye Cumhuriyeti'ne sahip çıkmak zorundadır. Aydınlık dolu yarınlara ancak böyle ulaşabiliriz.

Kaynak
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/namazi-hayvanlar-kilmaz-namaz-kilmayan-hayvandir-139433h.htm

Devamını oku...

2 Haziran 2016 Perşembe

Hafız İbrahim Demiralay (1883 - 1939)

Isparta Mebusu Hafız İbrahim Efendi

Kurtuluş Savaşı'nda Kuvayi Milliye'de büyük yararlıklar göstermiş, TBMM'de 6 dönem Isparta milletvekilliği yapmış bir din adamıdır.

Yılanlızade Tahir Paşa'nın oğludur. İstanbul'a gelerek Fatih Medresesi'nden müderrislik icazeti aldı. 1911-1912 yıllarında Isparta İdadisi'nde Din Bilgisi ve Ahlâk dersleri okuttu. Ayrıca bir ara Bidayet Mahkemesi Üyeliği'nde bulundu.

Milli Mücadele'nin başlamasıyla, Isparta ve çevresinde milli harekâtın önderi oldu. İzmir'de Yunan işgalinin başlaması üzerine mitingler düzenleyerek ve Isparta'nın bütün köylerine varıncaya kadar "beyannameler" göndererek halkı milli harekât lehinde bilinçlendirmeye çalıştı.

İstanbul hükümeti idarecilerinin engelleme girişimlerine rağmen Hafız İbrahim Efendi, çalışmalarını arttırarak sürdürdü. Ege Bölgesi'ndeki milli faaliyetlerle irtibata geçti.

Başkanı bulunduğu ve Isparta'da ulusal örgütlenmenin öncülüğünü yapan Cemiyet-i İlmiye'yi, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında yeniden kurdu. Isparta'nın merkez, ilçe ve köylerinden topladığı gönüllü kuvvetleri "Isparta Mücahitleri" adı altında Nazilli Cephesi'ne gönderdi.

TBMM I. Dönem için yapılan seçimlerle Isparta milletvekili seçildi. Bu sıfatla Meclisin 23 Nisan 1920'de açılışında hazır bulundu. Ankara Fetvası'nı "Isparta Mebusu, Ulemadan Hafız İbrahim" isim ve unvanıyla imzalamıştı.

1920’de Yunan işgalinin genişlediği günlerde "milli teşkilat kurup cepheye gitmesi için Mustafa Kemal Paşa'nın tensibiyle Milli Müdafaa Vekili tarafından Isparta ve havalisine gönderildi." Kısa zamanda topladığı yüz atlı ve iki yüz piyade gönüllü erle bir birlik teşkil ederek Yunan kuvvetleriyle savaştı. Bu kuvvet "Demir Alay" olarak tanındı. 

Demir Alay, 28 Ağustos 1920'de Sarayköy yakınında Demirköprü mevkisinde Yunan ordusuyla şiddetli çarpışmalara girdi. Hafız İbrahim'in komuta ettiği Demir Alay karşısında Yunanlar ilerleme kaydedemedi. Tepeköy'ü işgal eden Yunan kuvvetlerine 17 Eylül gecesi baskın yapıldı ve Tepeköy işgalden kurtarıldı.

Demir Alay'ın bu başarılı hizmetleri, TBMM tarafından takdir edildi. Demir Alay, "Mürettep Alay" olarak 57. Tümen içinde yer aldı, adı "39. Alay" oldu. Demir Alay'ın düzenli ordu içinde bu şekilde yer alması üzerine, Mart 1921'de Hafız İbrahim Efendi Meclis'e döndü. Sağlık ve Sosyal Yardım, Milli Eğitim ve Dilekçe komisyonlarında görev aldı. Hizmetlerinden dolayı Kırmızı-yeşil şeritli İstiklal Madalyası ile ödüllendirildi.

kırmızı yeşil şeritli İstiklal Madalyası

TBMM 2. Dönem, 3. Dönem, 4. Dönem, 5. Dönem ve 6. Dönemlerde de yeniden Isparta Milletvekili seçildi. Soyadı Kanunu ile "Demiralay" soyadını aldı. Halen Isparta'da soyu Demiralaylar olarak bilinmekte ve devam etmektedir.

Kaynaklar
https://www.facebook.com/cihan.dura/posts/10153359857944308?pnref=story
http://www.haber32.com.tr/isparta/haber/iste-vatani-boyle-kazandik-sehit-dusersem-cocuklarimi-oldurursun-91088h.html

Devamını oku...

17 Nisan 2016 Pazar

Birinci Dünya Savaşı'nda Türk Havacılığı

Birinci Dünya Savaşı'nda Türk havacılığı
Birinci Dünya Savaşı yıllarında Albatros B-1 uçağı ve mürettebatı
Osmanlı Devleti, askeri uçak sanayisine Avrupa'yla eş zamanlı olarak yönelmiş olsa da kısa zamanda Avrupa'nın gerisinde kalmıştır. Örneğin, İngiltere Birinci Dünya Savaşı'na 84 uçakla katılmış, savaş sonunda 3500 uçak üretir hale gelmiştir. Fransa cephede 3600 uçak bulundurmuştur. Buna karşılık  savaşa girdiğinde Osmanlı ordusunda 8 uçak ve 10 pilot vardır. Savaş sırasında Alman desteğiyle 40 uçağa, savaş sonunda ise 100 uçağa ulaşılmıştır. Savaş sırasında Osmanlı Devleti, Almanya'nın yardımlarıyla 100 kadar pilota sahip olmuştur.

1915 yılı sonunda Osmanlı ordusunda uçak okulu istasyonundan başka 7 uçak birliği oluşturulmuştur. Bu birlikler ve görev yerleri şöyledir:
  • 1. ve 6. Tayyare Bölükleri Çanakkale'de,
  • 2. Tayyare Bölüğü Irak'ta, 
  • 3. Tayyare Bölüğü Uzunköprü'de,
  • 4. Tayyare Bölüğü Adana'da,
  • 5. Tayyare Bölüğü 2. Ordu'da,
  • 7. Tayyare Bölüğü Kafkas Cephesi'nde görevlendirilmiştir.
  • Bir tayyare bölüğü Şam'da, bir tayyare bölüğü de Keşan'da konuşlandırılmıştır.
  • Ayrıca bir de sabit balon bölüğü kurulmuştur.
  • Bahriye Nezareti'ne bağlı Deniz Tayyare Birliği'nde 2 Niyaport (eğitim), bir Curtis ve 8 Gotha olmak üzere toplam 11 uçak vardır.
1. Deniz Tayyare Bölüğü personeli
1. Deniz Tayyare Bölüğü personeli
Birinci Dünya Savaşı'nda Çanakkale Cephesi'nde ilk zamanlarda düşman hava gücü, Türk hava gücünün 14 katıyken daha sonra 7 katına düşmüştür.

Çanakkale savaşlarında Türk hava gücü çok zor koşullarda kendisinden kat kat güçlü düşman hava güçleriyle mücadele etmek zorunda kalmıştır. Bu nedenle de zaman zaman akla hayale gelmeyecek yaratıcı çözümler bulunmuştur. Örneğin, uçaklardan atmak için yeterli bomba olmadığı zamanlarda Türkler, kendi bombalarını kendi olanaklarıyla üretmiştir. Şöyle ki:

Peksimet taşımak için kullanılan ahşap kutulara 100-150 adet uçak çivisi dolduruluyor ve bunlar uçakların yanlarına bağlanıyordu. Düşman üzerinden uçarken kutuların kapakları açılarak yüzlerce çivinin düşmesi sağlanıyordu. 

O günlerde kendi uçak bombalarını yapmayı başaran Türkler, silahsız keşif uçakların da kendi buluşlarıyla  silahlandırmıştır.

El yapımı uçak bombalarının yapımında İstanbul zanaatkarları arasından seçilen makine ustaları, bakırcılar, demirciler ve marangozların görev aldıkları, İstanbul şoförlerinin ise kısa bir kurstan geçirildikten sonra uçakların onarımında makinist olarak görevlendirildikleri belirtiliyor. Bu makinist ve ustalar Çanakkale Hava Savaşları'nda bir olmazı daha gerçekleştirmişler, Almanya'dan destek için gönderilen B-1 silahsız keşif uçaklarını kendi buluşlarıyla silahlandırmışlardır.


İlk kez Çanakkale Cephesi'nde havadaki bir Türk uçağı düşman uçağını makineli tüfek atışıyla düşürmeyi başarmıştır. Böylece Üsteğmen Ali Rıza Bey idaresindeki Albatros C 1 tipi uçakta Rasıt Teğmen İbrahim Orhan, bir düşman uçağını düşüren ilk Türk olarak tarihe geçmiştir.

Özellikle Çanakkale savaşları sırasında Türk uçakları keşif görevlerinde gayet başarılı olmuş, verdikleri raporlarla komutanların işini kolaylaştırmıştır. Örneğin Türk keşif uçakları 18 Mart 1919 sabahı deniz savaşı ve 24-25 Nisan 1915 ve 9-10 Ağustos 1915 kara savaşları öncesi düşmanın hareketlerini ve muhtemel amaçlarını belirleme başarısı göstermiştir.

Türk havacıları, çağımızın vazgeçilmez savaş gerekliliği olan elektronik karıştırmayı dünyada ilk kez Çanakkale savaşlarında başarmıştır. Şöyle ki:

1915'te İngiltere'nin "Queen Elizabeth" adlı savaş gemisi, bir Türk savaş uçağı yüzünden telsiz haberleşmesinde güçlük yaşadığını rapor etmiştir.

Çanakkale savaşları sırasında, müttefik kuvvetlerinin 40 civarındaki uçağı karşısında az sayıda Türk uçağı ve havacısı önemli başarılara imza atmıştır. Bu dönemde 1. Tayyare Bölüğü'nde 5'i pilot ve 10'u rasıt olmak üzere toplam 15 Türk havacı ve 23 Alman havacı görev yapmıştır. 

Deniz ve hava savaşları boyunca 6'sı hava savaşı, 16'sı ise yerden saçılan savunma ateşi sonucunda toplam 22 düşman uçağı düşürülmüştür. Ayrıca Türk havacılardan hiçbiri Çanakkale savaşları sırasında hayatını kaybetmemiştir.

O günlerde cepheye gönderilecek uçaklar, gidecekleri birliklere uçarak değil, yerden kara araçlarıyla taşınmaktadır. Hava istasyonunun sorunları ve yeterli pilot ile teknik ekip bulunmaması bunda etkilidir. Ancak bu nedenle 1-2 günde uçarak cepheye gidebilecek bir uçak, karadan 1-2 ayda ancak cepheye ulaşabilmektedir. Böylece uçağa en fazla ihtiyaç duyulan zamanlar yollarda harcanmış, uçak cepheye ulaştığı zaman ise çoğunlukla kanadı, gövdesi veya motoru taşıma esnasında hasar gördüğünden uçaktan uzun süre yararlanılamamıştır.

17 Mart 1917'de 2. Ordu Komutanı olarak Doğu Cephesi'ne atanan Atatürk, 21 Mart 1917 tarih ve 3817 numaralı şifre ile Osmanlı Ordusu Başkomutanlığı'ndan kendi ordusuna tahsis edilecek uçakların karadan değil, havadan uçarak gönderilmesini talep etmiştir.

Birinci Dünya Savaşı'nda, 2. Gazze Muharebesi'nde Türk uçakları çok başarılı olmuştur.

O günlerde Türklerin yeterli uçağa sahip olamamalarının nelere mal olduğunu, bir İngiliz pilotun 22 Eylül 1918 tarihli günlüğündeki şu satırlar çok iyi anlatıyor:

"Bomba, tüfek ve ölüm yağmuru... Yüzlerce Türk, oldukları yerlerde durarak sadece ölümü beklemekten başka bir şey yapamıyorlar! Az sonra uçağımla havalanıp kendilerini öldüreceğimden dolayı yüreğim sızlıyor..."

Kaynaklar

Akl-ı Kemal (Atatürk'ün Akıllı Projeleri), 4. Cilt, Sinan MEYDAN
https://www.hvkk.tsk.tr/tr-tr/Türk_Hava_Kuvvetleri/Hakkımızda/Tarihçe/1911-1918

Devamını oku...

16 Nisan 2016 Cumartesi

Birinci Dünya Savaşı Öncesi Türk Havacılığı

Türk havacılığı

Osmanlı'da askeri havacılık Avrupa'yla eş zamanlı olarak gelişme göstermiştir. Öyle ki, Osmanlı havacılık çalışmaları bütün Balkan ülkelerinden ve Rusya'dan önce başlamıştır. 

Osmanlı topraklarında ilk uçaklı uçuşu, Baron de Catters gerçekleştirmiştir. "Voison" adlı uçağıyla 2 Aralık 1909'da İstanbul semalarında süzülen Baron, Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa'yı ziyaret etmiş, Paşa da bir komisyon kurarak uçuşların ve uçakların incelenmesini istemiştir.

Voison uçağı 1909

Osmanlı Genelkurmayı havacılık konusunda bilgi toplamak için 1911'de iki subayını Avrupa'ya göndermiştir.

Mahmut Şevket Paşa havacılıkla çok ciddi olarak ilgilenmiştir. Bu çerçevede Genelkurmay Başkanlığının 2. Şube görevlilerinden Süreyya (İlmen) Bey'i havacılık teşkilatlanmasıyla görevlendirmiştir. 

1 Haziran 1911'de Harbiye Bakanlığı Fen Kıtaları Müstahkem Genel Müfettişliğinin kurulmasıyla Türk ordusu içinde hava kuvvetlerinin temeli atılmıştır. 

1911 Türk Hava Kuvvetleri

Trablusgarp Savaşı Döneminde Türk Havacılığı

29 Eylül 1911'de Trablusgarp Savaşı başladığında İtalyan ordusunun 28 uçak ve 2 yönlendirilebilir balondan oluşan bir hava gücü vardır. Buna karşın Osmanlı'nın hiç havacı gücü yoktur. Bu nedenle Osmanlı, savaş sırasında 2 uçak bulup yabancı pilotlar kiralamıştır. Ancak son anda uçakların Trablusgarp'a sevkinde yaşanan olumsuz gelişmeler üzerine, Osmanlı bu savaşta uçak kullanamamıştır.

Osmanlı, Trablusgarp Savaşı'nda uçak kullanamasa da bir İtalyan uçağını düşürmeyi başarmıştır. Böylece Türk ordusu, havacılık tarihinde yerden açılan ateşle uçak düşüren ilk ordu olarak tarihe adını yazdırmıştır.

15 Mart 1912'de, Osmanlı Genelkurmayı sipariş ettiği ilk keşif uçaklarına sahip olmuştur. Bu ilk Türk uçakları, ilk kez 27 Nisan 1912'de Türk semalarında uçmuştur. Eğitimlerini tamamlayıp yurda dönen Feza ve Kenan beyler uçmaya başlamıştır.
Pilot Feza Bey
Pilot Feza Bey
Balkan Savaşları öncesinde Osmanlı'nın elinde 2 Deperdüssen, 5 REP (Fransız), Bileryo, 2 Bristol (İngiliz) ve 2 Mars DFWs (Alman), Nieuports ve Harlan'dan oluşan bir hava gücü vardır.

1912 Rep Harlan Uçağı

Bu uçaklar yabancı pilotlarca kullanılmıştır. Uçaklar için Albay Süreyya Bey komutasında İstanbul Yeşilköy'de bir askeri havaalanı kurulmuştur. Pilotlar İstanbul'da yetiştirilmeye başlanmıştır. 3 Temmuz 1912'de de Yeşilköy Tayyare Okulu açılmıştır. Okulun ihtiyaçlarını karşılamak için halkın bağışlarından yararlanılmıştır.

Yeşilköy Tayyare Okulu 3 Temmuz 1912'de açıldı

Hükümet ekimde Almanya'dan iki Bristol "bi Planes" bombalama aygıtları ve iki torpil şeklinde bomba, altı el bombası ve iki Alman teknisyen istemiştir. Bu iki Alman teknisyen, 8 pilot eğitmiştir. Ancak bu pilotlar yalnız başlarına uçacak düzeye gelmeden Balkan Savaşları patlak vermiştir.

Balkan Savaşları Döneminde Türk Havacılığı

Balkan Savaşı'nda Osmanlı uçağı

1912 1. Balkan Savaşı'nda Osmanlı Devleti'nin hava gücü, Fransa'da eğitilmiş 2 pilot ve yurt dışından satın alınmış 17 uçaktan oluşmuştur. 

Osmanlı Devleti, uçakları ilk defa 2. Balkan Savaşı'nda keşif ve bombardıman amaçlı kullanmıştır. Örneğin bu sırasında Üsteğmen Fethi Bey, "Osmanlı" adlı uçağıyla düşman hatları üzerinde bir saati aşkın keşfinde düşmanın yeni bataryalarını tespit etmiş, Çatalca Muharebeleri öncesinde de Feza ve Kenan beyler, Silivri civarında ateşe maruz kalmalarına rağmen iki saat süreyle keşif yaparak önemli bilgiler toplamıştır.

Mayıs 1913'te kurmay subayların rasıt (gözlemci) olarak yetiştirilmesi ve bağımsız bir rasıt (gözlemci) sınıfının teşkilatlandırılması için emir yayımlanmış ve havadan gözetleme ve eğitim programı oluşturulması için bir talimatname hazırlanmıştır.

6 Mart 1913 tarihli bir emirle Türk uçaklarının kanat altlarına milliyeti gösterme amacıyla ay yıldız çizilmiştir ki, bu dünya havacılığında bir ilktir. 

ay yıldızlı Türk uçağı

Balkan Savaşları sırasında maddi ve manevi büyük sıkıntılar çeken Osmanlı Devleti, hazinede uçak alacak para olmadığı için halktan yardım toplamaya karar vermiştir.

Mahmut Şevket Paşa, hava gücünü artırmak için "Tayyare İanesi" kampanyası başlatmıştır. Mahmut Şevket Paşa 30, Sultan Reşat da 1000 altınla kampanyaya destek vermiştir.  Bu paralarla alınan uçağa "Osmanlı" adı verilmiştir. Serasker Rıza Paşa da kendi parasıyla alıp orduya bağışladığı uçağa "Vatan" adını koymuştur. Mısırlı Prens Celalettin de "Prens Celaleddin" adını verdiği bir uçak satın alıp orduya vermiştir. Yardım paralarıyla alınan ilk uçaklara "Meşrutiyet" ve "Ordu" adları verilmiştir. Halkın bağışlarıyla 103.483 Frank'a "Muavenet-i Milliye" adı verilen bir uçak satın alınmıştır. 

Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-i Nisvan Cemiyeti üyelerinden Belkıs Şevket Hanım, 1 Aralık 1913'te Pilot Fethi Bey'in kullandığı bir uçakla İstanbul semalarında dolaşmıştır.

Türk havacılığının ilk şehitlerinden Fethi Bey
İlk uçuş yapan Türk kadını olarak havacılık tarihimize geçen Belkıs Şevket Hanım ve Türk havacılık tarihinin ilk şehitlerinden Tayyareci Fethi Bey’in "Osmanlı" adını taşıyan tayyarede uçuş öncesi çekilmiş fotoğrafları
1913'te İstanbul'da bir uçak fabrikası kurulması gündeme gelmiştir. Ancak ne yazık ki, Cumhuriyet dönemine kadar Türkiye'de uçak fabrikası kurulamamıştır.

1914'te Enver Paşa, Fransa'da eğitim görüp yurda dönen ilk pilotlardan olan Fethi, İsmail Hakkı ve Nuri beylerin 2500 kilometrelik İstanbul-Kahire uçuşunu gerçekleştirmelerini istemiştir. 

Enver Paşa, 8 Şubat 1914'te İstanbul Yeşilköy'deki uğurlama töreninde pilotları ve izleyenleri coşturan bir konuşma yapmıştır. Yaveri Mülazım-ı Evvel Sadık Bey'i de Fethi Bey'in yanına refakatçi olarak vermiştir. Bu ikili "Muavenet-i Milliye", Yüzbaşı Nuri ve Mülazım-ı Evvel İsmail Hakkı da "Prens Celaleddin" adlı uçakla Kahire'ye doğru havalanmıştır. Ancak yolda uçakları düşünce Fethi Bey, Sadık Bey ve Yüzbaşı Nuri ilk hava şehitlerimiz olmuştur.


Enver Paşa yine de İstanbul-Kahire yolculuğundan vazgeçmemiştir. Bu sefer de Pilot Salim ve Kemal beyleri bu işle görevlendirmiştir. Bu ikili birkaç başarısız denemenin ardından nihayet 6 Mayıs 1914'te Kahire'ye inmeyi başarmıştır.

Pilot Salim ve Kemal beyler Kahire'de
Pilot Salim ve Kemal beyler Kahire'de
Kaynaklar
Akl-ı Kemal (Atatürk'ün Akıllı Projeleri) 4. Cilt, Sinan MEYDAN
http://www.tibbiyelihikmet.com/2015/04/12/osmanlidan-cumhuriyete-turk-havacilik-mucizesi/
http://www.ucakteknisyeni.com/havacilik/genel-havacilik/207-osmanlida-havacilik.html
http://hezarfendergi.com/osmanli-devletinde-ilk-ucak-ve-trablusgarp/
https://www.hvkk.tsk.tr/tr-tr/Türk_Hava_Kuvvetleri/Hakkımızda/Tarihçe/1911-1918
http://5temmuz2009.blogspot.com.tr/2009/07/smooth-criminal.html

Devamını oku...

4 Ocak 2016 Pazartesi

Karadeniz: Seyr-i Türkiye

Karadeniz: Seyr-i Türkiye

Karadeniz: Seyr-i Türkiye belgeseli, ülkemizi Avrupa’ya tanıtmak amacıyla Cumhuriyet'in ilanından 3 yıl sonra Atatürk’ün önerisiyle hayata geçirilen seyyar sergi projesinin hikayesini anlatıyor.

Seyr-i Türkiye belgeseli, Türk toplumunun modernleşme sürecinde oluşan yeni kimliğini tanıtmak amacıyla görevlendirilen Karadeniz gemisinin, Karaköy’den Leningrad’a uzanan yolculuğunu gün ışığına çıkarıyor. Belgeselde, uğranılan limanlardaki sıcak karşılamalardan satılan ürünlere, düzenlenen balolardan Riyaset-i Cumhur Orkestrası’nın konserlerine kadar, Avrupalıların Türklerle karşılaşmasında ortaya çıkan şaşkınlık, sevinç ve saygının boyutları sergileniyor. Çoğu yabancı kaynaklardan temin edilen sınırlı sayıdaki fotoğraf, görüntü ve yazılardan oluşturulan belgesel aracılığıyla, seyyar sergi gemisi Karadeniz, 80 yıl sonra yeniden hayat buluyor.


Garanti Bankası ile Netherlands Culture Fund’ın sponsorluğunu üstlendiği belgesel, Osmanlı Bankası Müzesi’nin katkılarıyla Fatusch Productions tarafından hazırlandı.

Karadeniz Gemisinin Öyküsü 

Karadeniz: Seyr-i Türkiye

Belgesel, 1926 yılında, Türkiye’nin tanıtımı amacıyla hayata geçirilen ancak zaman içinde unutulup giden “Karadeniz Gemisi” projesinin anısına hazırlanmıştır.

Cumhuriyet’in ilan edilmesinden 3 yıl sonra, bir yandan Osmanlı borçları yeniden yapılandırılıp sanayi ve ticaret hayatı düzenlenirken; diğer yandan Cumhuriyet parası tedavüle sokuluyor, bankalar kuruluyor, yeni yasalar hazırlanıyor ve uluslararası ticaret anlaşmaları imzalanıyordu. 

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 1925 yılında yeni Türkiye’yi dünyaya tanıtacak bir proje yapılmasını gündeme getirdi. Mecliste 1 yıl süreyle tartışılıp rafa kaldırılan konu, Atatürk’ün vizyonunu anlayan Dışişleri Bakanı Ali Cenani Bey’in önerisi ve çabalarıyla hayat buldu. Türkiye Cumhuriyeti kendini, bir gemi dolusu insan, çeşitli ürünler, daha da önemlisi çağdaş bir duruşla tanıtacaktı. 12 Haziran 1926 tarihinde İstanbul’dan demir alan Karadeniz, 12 ülkede 16 şehri ziyaret etti. 86 günde 10.000 mil yol alıp yüz binlerce insanla karşılaşan gemi, hareketinden 3 ay sonra, 5 Eylül 1926 Pazar günü İstanbul’a döndü.

Belgesel için araştırma yapan 12 kişilik ekip, 24 aylık süreçte Türkiye’den ve yurt dışından 176 arşiv, 600’e yakın kitap ve gazetenin yanı sıra, binlerce belge ve fotoğraf taradı, 128 kişiyle görüşme yaptı. Karadeniz, ne yazık ki kendi sularında unutulmuş, dönemin gazeteleri dışında, tarih sayfalarında hak ettiği yeri bulamamıştı. Çoğu yabancı kaynaklardan sınırlı sayıda fotoğraf, görüntü ve yazı temin edilebildi. Türkiye’nin bugün bile sıkıntısını çektiği “kendini tanıtma” çabasının sembolü olan Karadeniz, 80 yıl sonra bu belgeselle hayat buldu.

Belgeselin Öyküsü (Proje Ekibinin Kaleminden)

Her şey Hollanda’daki Fatusch firmasından araştırmacı Eray Ergeç’in, gazete arşivlerini tararken 1926 yılında Hollanda’ya gelen bir Türk sergi gemisinin haberini görmesiyle başladı. Haber, Atatürk’ün isteğiyle, genç Türkiye Cumhuriyeti’ni tanıtmak amacıyla Avrupa limanlarını dolaşan seyyar sergi gemisi Karadeniz’in, Amsterdam limanına konuk oluşunu anlatıyordu.

Tarihin tozlu raflarında unutulan bu gemi ve düzenlenen seyyar sergi üzerine başlayan araştırmaların kapsamı, devreye Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon Bölüm Başkanı Prof. Dr. Bülent Çaplı ve ekibinin girmesiyle genişletildi. Bülent Özkam’ın desteğiyle ulaşılan arşivler taranıp serginin son tanıkları ve onların yakınlarıyla görüşmeler yapıldıkça gemi ve seyahatle ilgili ilginç hikayeler ortaya çıkmaya başladı. 

İki yılı aşkın bir süre boyunca, dünyanın önemli arşivlerinde konu ve döneme dair araştırmalar yapıldı. Karadeniz’in Avrupa limanlarındaki ziyaretlerini gösteren görüntü, fotoğraf ve belgelere ulaşıldı. Seyyar serginin izini süren ekip, Garanti Bankası ve Netherlands Culture Fund’ın katkılarıyla hazırladığı belgeselle Karadeniz gemisini gün ışığına çıkardı.

Genel koordinatörlüğünü Fatusch firmasından Gülay Orhan’ın üstlendiği belgeselin hazırlıkları, dört merkezden sürdürüldü. Araştırma ve koordinasyon için Amsterdam kullanılırken Bülent Çaplı ve Bülent Özkam çalışmalarını Ankara’dan yürüttü. Metin, Tannur Arat ve Nedim Olgun tarafından Ankara’da kaleme alınırken belgeselin “seyir defteri” bölümleri Kaptan Süreyya Gürsu, Celal Esat Arseven ve Orhan Kızıldemir’in anılarından derlenerek hazırlandı. Birçok başarılı belgesel ve reklam filminin müziklerine imza atan Emre Irmak, belgeselin özgün müziklerini İstanbul’da yaptı. Belgeselin yönetmeni Soner Sevgili ise projeye ekibiyle birlikte Denizli’den katıldı. Kurgu ve post prodüksiyon, Kapo yönetimindeki genç bir ekip tarafından gerçekleştirildi.

Karadeniz Gemisi Hakkında

Karadeniz: Seyr-i Türkiye

  • 4.731 gros tonluk Karadeniz gemisi, Avrupa yolculuğu öncesinde Haliç’e alınarak 3 ay boyunca bakım ve onarımdan geçti. Sefer kabiliyetini artırmak amacıyla her yeri elden geçirilen gemide, teksimatı Mimar Asım Bey tarafından yapılan satış ve numune daireleri oluşturuldu. 
  • Satış dairesine tekel ürünleri, İş Bankası şubesi, Kütahya Çinileri, halılar, Hacı Bekir lokumları, kehribar ve kıymetli taşlarla yapılmış süslemeler, yerli bezler ve işlemeler, sanayi nefise meşheri ve antikalar yerleştirildi. Numune dairesinde ise hububat, tıbbi ilaç, ahşap ve deri mamülleri, Beykoz fabrikası ürünleri, madenler, Bursa ve Hereke kumaşları teşhir edildi. 
  • Geminin sigara salonu, istihbarat bürosu olarak ayrıldı. Kışlık bahçesine TCDD’nin reklamları kondu. 
  • Seferde, bir süvari, bir 2. kaptan, üç 3. kaptan, 7 güverte zabiti kaptan, bir doktor, 2 telsiz memuru ve 7 makine zabiti görev aldı. 
  • Kamaralarda çalışacaklar, güverte ve makina görevlileriyle birlikte toplam 125 kişilik bir kadro oluştu. 
  • 95 kişilik sergi heyeti ve memurlarının yanı sıra, 47 kişilik Riyaset-i Cumhur Orkestrası, iaşe işleriyle meşgul olan 18 kişi de dahil edildiğinde, sefere toplam 285 kişi katıldı. 
  • Limanlara giriş-çıkış için 44 kılavuz kaptanın eşlik ettiği Karadeniz gemisinin seferi, 40 gün 16 saati seyir, 16 gün 6 saati limanda olmak üzere toplam 86 gün 22 saat sürdü. 2.778 ton kömür tüketerek 9.986 deniz mili kat eden gemi, 12 Avrupa ülkesinin 16 limanına uğradı. 
  • Gemide 16 balo düzenlendi, hariçte 36 ziyafete iştirak edildi. 
  • Sefer masraflarının 600.000 lira olduğu, bütün limanlarda gemiyi ziyaret edenlerin 65.000 kişiye ulaştığı tahmin ediliyor.

Atatürk'ün yüzen fuar projesi
Atatürk, Karadeniz gemisinde öğle yemeği yerken (Mudanya, 13 Haziran 1926)

Atatürk'ün, Karadeniz gemisinde açılan gezici sergiyi ziyareti ve geminin hatıra defterine yazdıkları:

"Sergi, başarıya ulaşmış bir eserdir. Bende gayet iyi izlenimler meydana getirdi. Sunuş tarzı çok iyidir. Hazırlayıcısını takdir ve tebrik ederim."

Kaynaklar
http://arsiv.ntv.com.tr/news/405924.asp#storyContinues
http://www.isteataturk.com/haber/147/karadeniz-vapurunda-ogle-yemeginde-mudanya-13061926

Devamını oku...
Related Posts with Thumbnails Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...