5 Haziran 2017 Pazartesi

Tarım İhaneti

Türkiye Amerika Tarım Anlaşmaları

Türkiye-Amerika Tarım Anlaşmaları



“Kendi öz ürünümüz zeytinyağının sabun yapımında kullanılmasını bir kararname ile yasaklayarak onun yerine Amerika'dan satın alınan domuz karışımı don yağının kullanılması mecburiyetini getiren DP Hükümeti, Amerika'ya pazar olma uğruna Türk zeytinyağı üreticilerini de açlığa ve yoksulluğa mahkûm ediyordu.” (Haydar Tunçkanat, İkili Anlaşmaların İç Yüzü, Ankara, 1969, s. 70)




Bir zamanlar Anadolu tahıl ambarıydı. Anadolu'nun bereketli toprakları çalışan, üreten köylüye karşı çok cömertti. Türkler bu topraklarda uzun bir süre kimseye muhtaç olmadan kendi kendini geçindirdi. Ancak zamanla her şey gibi toprak düzeni de bozuldu. Geniş araziler boş kaldı. Tanzimat'tan itibaren Batı'nın sanayi ürünleri gibi tarım ürünleri de Türkiye'yi istila etti. 19. yüzyılda Osmanlı buğday, pirinç ithal eden bir ülke haline geldi. 1878-1913 arasında Osmanlı, her yıl ortalama net 75 bin ton un, 65 bin ton pirinç ve 10 bin ton buğday ithal etti. Bu ürünler için her yıl dışarıya net 2 milyon altın liraya yakın para ödedi. Bu ithal tarım ürünleri ancak büyük şehirlerin ihtiyacını karşılıyordu. Aynı dönemde Anadolu köylüsü açlıktan ölüyordu. Örneğin 1873 yılında Ankara'nın Keskin kazasında yaşayan 52 bin kişinin 20 bini kıtlıktan ölmüş, 7 bini ise göç etmişti. (Türk Ziraat Tarihine Bir Bakış, İstanbul, 1938, s.211)

1911-1922 yılları arasındaki 11 yıllık sürekli savaş dönemi Türk tarımını tamamen bitirdi. Öyle ki, 1918 yılında İstanbul'da ekmek sıkıntısı baş gösterdi.


ATATÜRK'ÜN TARIM DEVRİMİ

Cumhuriyet ilan edilirken Türkiye'de toplam nüfusun yüzde 82'si tarımla uğraşıyordu. Ancak tarım gelirleri çok azdı. Ekmeklik un bile dışarıdan alınıyordu. Çok az ziraat mühendisi vardı. Sığır vebası hayvancılığı öldürmekteydi. Doğu'da aşiret düzeni vardı: Köylü hem ağanın, hem öşür ve hayvan vergilerinin, hem de bu vergileri toplayan mültezimlerin baskısı altındaydı.

Atatürk, “Üreten köylü milletin efendisidir.” ilkesiyle önce bir tarım devrimi yaptı. Köy Kanunu çıkarıldı. Tarım Bakanlığı kuruldu. Aşar Vergisi kaldırıldı. Çiftçiye uygun kredi verildi. Köylüye tarım araç gereçleri, tohum, fidan ve ilaç dağıtıldı. Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü başta olmak üzere ziraat okulları açıldı. Tohum Islah İstasyonları, Tarım Kredi Kooperatifleri, Toprak Mahsulleri Ofisi, Devlet Üretme Çiftlikleri, Örnek Köyler kuruldu.

Başarılı tarım politikaları sonunda Türkiye'de ekilen arazi sathı 1925'te 1.829.000 ton iken, 1938'de 6.802.000 tona yükseldi.

Atatürk döneminde, 1923-1929 arasında tarımsal üretimin yıllık büyüme hızı yüzde 8.9'u bularak yüzde 8.6'lık milli gelir büyüme hızını geçti.

1928'de toplam tütün üretiminin yüzde 70'i, fındık üretiminin yüzde 52'si ihracata ayrıldı. Türkiye, Almanya'ya arpa, İtalya'ya arpa ve yulaf, Almanya, Belçika, İtalya, İsviçre'ye de buğday ihraç etti. (Sinan Meydan, Aklı Kemal (Özel Baskı), İstanbul, 2015, s. 295,296)


TÜRK TARIMINA ABD DARBESİ

1929 Dünya Ekonomik Buhranı ve 1939-1945 II. Dünya Savaşı Türk tarımına büyük darbe vurdu. Ancak Türk tarımını yıkan Amerikan emperyalizmi oldu. 1947'de Truman Doktrini, 1948'de Marshall Yardımı sadece sanayiyi değil tarımı da vurdu.

1950'de iktidara gelen Demokrat Parti (DP) liberal politikalar izledi. Türkiye, 1950-1953 arasında iyi hava şartları, tarım arazisinin genişletilmesi, Kore Savaşı vb etkilerle dünyanın sayılı tahıl ambarı ülkelerinden biri oldu. Ancak tarım arazilerinin genişlemesi durunca ve hava şartları kötüleşince tarım üretimi azaldı.

Ekonomik şartlar ağırlaşıp dış borçlar artınca DP 1954'te dış ticarette bazı kısıtlamalara gitti. İki yıl kadar önce “ABD yardımını çok iyi kullanan ülke” diye alkışlanan Türkiye, 1956'dan itibaren ABD'den tarımsal, hayvansal ürünler almak için çok ağır şartlarda anlaşmalar imzaladı.

ESARET ANLAŞMALARI

Atatürk sonrasında, 1939-1969 arasında ABD ile Türkiye arasında 55 ikili anlaşma imzalandı. Bu 55 anlaşmadan bazıları tarımla ilgiliydi.

Atatürk'ten sonra Türkiye'yi yeniden bağımlı hale getiren bu “esaret anlaşmaları” hep halkın gözünden kaçırılırdı.

1. TARIM ÜRÜNLERİ ANLAŞMASI (12 KASIM 1956)

ABD, bu anlaşma ile kendi ihtiyaç fazlası buğday, arpa, mısır, dondurulmuş et, konserve sığır eti, don yağı ve soya yağı gibi tarımsal ve hayvansal ürünleri taşıma ücretiyle birlikte 46.3 milyon dolar karşılığında Türkiye'ye verecekti. (Resmi Gazete, No: 10228, 1959)

Bu anlaşmaya göre ABD, bu tarımsal ve hayvansal ürünleri aşağıdaki bağlayıcı şartlarla Türkiye'ye veriyordu:

1. Türkiye'ye satılan ABD tarım ürünleri, ABD'nin aynı mallarının alıcısı olan pazarlara ve ABD'nin düşman tanıdığı ülkelere satılmayacak ve yalnız Türkiye'nin iç tüketimi için kullanılacaktı.

2. Türkiye'de satılan malların dünya mahsul piyasa fiyatları üzerinde tesir yapmaması için dünya piyasası üzerinden fiyatı tespit edilecekti.

3. Türkiye'nin yetiştirdiği ve anlaşmada adı geçen veya benzeri mahsullerinTürkiye'den yapılacak ihracatı ABD tarafından kontrol edilecekti.

4. ABD tarım ürünleri Türk lirası ile satın alınacaktı. Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankasına yatırılacak olan Türk liraları ABD Hükümeti tarafından kullanılacaktı.

5. Türkiye ve ABD, ABD tarım ürünlerinin Türkiye'deki piyasa taleplerini artırmak ve geliştirmek için devamlı gayret sarf edecekti.

Türkiye, 12 Kasım 1956 tarihli bu anlaşmaya ek olarak 25 Ocak 1957 tarihli başka bir “tarım anlaşmasıyla” ABD'den şu tarım ürünlerini satın alacaktı:



Buğday, arpa, mısır, konserve sığır eti, peynir, süt tozu, pamuk tohumu, soya fasulyesi yağı… Bu ürünler Türkiye'ye taşıma ücretiyle birlikte 19.40 milyon dolara verilecekti. (Resmi Gazete No: 10228, 1959)

Görüldüğü gibi ABD, “yardım” adı altında Türkiye'ye kendi ihtiyaç fazlası tarımsal ve hayvansal ürünleri satıyordu. ABD'nin ikinci sınıf tarım ürünlerine Türkiye milyonlarca dolar ödüyordu.

Oysaki ABD'nin Türkiye'ye satacağı tarım ürünlerinin aynılarını veya eş değerlerini Türkiye'de yetiştirmek mümkündü. Ayrıca Türkiye'nin yetiştirip ihraç edeceği tarım ürünlerini ABD kontrol edecekti. Yani Türkiye, ABD'nin “üretmeyin” dediği ürünleri üretmeyecek, “satmayın” dediği ürünleri satmayacaktı.

Türkiye ve ABD, “Amerikan tarım ürünlerine ait Türkiye'deki piyasa taleplerini arttırmak” için “devamlı gayret sarf edecekti.” ABD hükümetinin bu yöndeki gayretini anlamak mümkündür, ancak Türk hükümetinin bu gayretini anlamak mümkün değildir.

Ayrıca ABD tarım ürünleri alınırken her türlü vergiden ve harçtan muaftı. PL 480 sayılı kanuna göre yapılan bu ithalatta ABD'den alınacak ikinci sınıf ürünlerin iç piyasadaki sürümünü artırmak amacıyla TBMM 6969 sayılı bir kanun çıkardı.

Yani TBMM, kanunla Amerikan üreticisini korudu. Bu anlaşma ile DP iktidarı, “Türk tarımı ve Türk üreticisini Amerikan çiftçisinin refahı uğruna bir çıkmaza ve felakete sürüklüyordu.”(Tunçkanat, age, s. 69-72)


2. TARIM ÜRÜNLERİ ANLAŞMASI (20 OCAK 1958)

Bu anlaşmaya göre ABD Türkiye'ye şu ürünleri satacaktı: Buğday, yem, soya fasulyesi veya pamuk yağı, tereyağı, yağlı süttozu, peynir, yağsız süttozu…Türkiye bu ürünler için taşıma masrafları da dâhil 46.8 milyon dolar ödeyecekti.

20 Ocak 1958 tarihli bu anlaşmanın sonuna aynı tarihli ve 1755 sayılı ABD hükümetinin bir notası eklendi. ABD'nin Ankara Büyükelçisi Fletcher Warren'den Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu'ya gönderilen nota, ABD'nin Türk tarımını bitirme projesinin en somut adımlarından biriydi.



İki maddelik notada, ABD Türkiye'den şu isteklerde bulunuyordu:

a) Türkiye 1957 mahsulünden yumuşak buğday veya 1 Ağustos 1958 tarihine kadar diğer herhangi bir yumuşak buğdayı ihraç etmekten kaçınmayı,

b) 1957 mahsulünden veya 1 Ağustos 1958 tarihine kadar sert buğday ihracatını asgari bir seviyede tutmayı ve bu devre zarfında vuku bulacak her sert buğday ihracatını Türkiye'nin kendi kaynaklarından finanse edilecek eş değer miktardaki buğdayla telafi etmeyi taahhüt etmektedir.

Ekselansınızın hükümetinin yukarıda izah edilen anlayışla mutabık bulunduğunu bildirdiğiniz takdirde müteşekkir kalacağım. En seçkin saygılarımın kabulünü rica ederim Ekselans…”

ABD Büyükelçisi Fletcher Warren'in bu notasına Türkiye Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu 20 Ocak 1958 tarihinde olumlu cevap verdi. (Resmi Gazete, No: 10228, 1959)

Özetle, ABD Türkiye'ye “1 Ağustos 1958 tarihine kadar buğday ihraç etmeyeceksin!” diyor, Türkiye “Baş üstüne Ekselansları!” diyerek kabul ediyordu.

ABD Türkiye'ye “Eğer bu yasağa uymazsan ihraç ettiğin buğday kadar Amerikan buğdayını kendi kaynaklarından finanse edeceksin.” diyor, Türkiye “Baş üstüne Ekselansları!” diyerek kabul ediyordu.

ABD, belirttiği tarihler arasında,Türkiye'nin buğday satışını yasaklamıştı çünkü ABD'nin buğday satacağı dış pazarlardan istekler bu tarihlerde geliyordu. Eğer Türkiye bu yasağa uymayıp buğday satarsa, sattığı buğday kadar Amerikan buğdayını satın alacaktı. Amerika her şekilde kazanacak, Türkiye ise her şekilde kaybedecekti.

3. TARIM ÜRÜNLERİ TİCARETİ ANLAŞMASI (24 ŞUBAT 1963)

ABD-Türkiye arasında 24 Şubat 1963'te “Tarım Ürünleri Ticaretinin Geliştirilmesi Hakkındaki 161 Milyon Dolarlık İkili Anlaşma” imzalandı.

Buna ek olarak ABD, Türkiye'ye 21 Şubat 1963'te bir nota verdi. (Resmi Gazete, Sa: 11513, 1963)

Bu notanın I. bölümünde ABD Türkiye'nin zeytinyağı ihracatını 1 Kasım 1962-31 Ekim 1963 tarihleri arasındaki 12 aylık dönemde 10.000 tonla sınırladı. Eğer Türkiye'nin bu dönemdeki zeytinyağı ihracatı ABD'nin izin verdiği miktarı aşarsa Türkiye kendi dövizi ile ABD'den aynı miktarda nebati yağ satın alarak cezalandırılacaktı. Türkiye'nin böyle bir gücü olmadığı için izin verilenden fazla zeytinyağı dışarıya satılmayacak, fiyatlar düşecek, zarar eden üretici hem fakirleşecek, hem de ürününü satamadığı için üretimden vazgeçip zeytin ağaçlarını kesip kışlık odun olarak yakacak ve işçi olarak ya İstanbul'a ya da Almanya'ya gidecekti.

ABD'nin isteğiyle 1963, 1964 ve 1965 yıllarında Türkiye'nin nebati yağlar ve yağlı tohumlar ihracatı azaltıldı ve 6.400 tonla sınırlandırıldı. İç ve dış pazarların yağ ihtiyacını ABD soya yağıyla karşıladı.

Notanın 2. bölümüne göre Türkiye'ye satılacak ABD buğdayının ithali ve kullanılması sırasında Türkiye buğday ihraç edemeyecekti.

Notanın 3. bölümünde ABD'den satın alınacak tarım ürünleri için Merkez Bankası'na yatırılacak Türk Lirası'nın Amerikalılar tarafından nasıl kullanılacağı anlatılıyordu.

21 Şubat 1963 tarihli ABD notasına Türkiye, aynı tarihli ve 3125 sayılı karşı notayla yanıt verdi.

“Aşağıda metni kayıtlı 21 Şubat 1963 tarihli mektubunuzu almakla şeref duyarım.” diye başlayan Türk notası şöyle bitiyordu:

“Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'nin yukarıdaki hususlar üzerinde mutabık olduğunu bildirmekle şeref duyarım.

Ekselanslarından en derin saygılarımın kabulünü rica ederim. Muhlis Efe.”

Sabah akşam Türkiye'nin tapusu Lozan Antlaşması'na saldıranların 1950'lerdeki, 60'lardaki bu tarım antlaşmalarından söz ettiklerini hiç duymazsınız. Oysaki bu esaret antlaşmaları Lozan'ın kaldırdığı kapitülasyonları “yardım” adı altında yeniden geri getirmiş, Türkiye'yi yeniden emperyalizme bağımlı yapmıştı.


MÜSLÜMANA DOMUZ ETİ VE YAĞI

Menderes, 1956 ve 1958 tarım antlaşmalarıyla ABD'nin kalmış don yağını ve konserve etlerini aldı. Ancak bu yağların ve etlerin içeriği konusunda en ufak bir açıklayıcı madde ve bilgi yoktu anlaşma metinlerinde. Yani “Müslümanlığı kurtarmış olmakla” övünen Menderes, ABD'den aldığı kalmış don yağı ve konserve etlerin arasında domuz eti ve yağı olup olmadığını merak edip sormamıştı bile.



Haydar Tunçkanat'a kulak verelim:

“Bu anlaşmada taraf olan bağımsız Türk devletinin hükümeti (DP) % 98'i Müslüman olan Türk halkının İslam usullerine göre kesilmeyip, öldürülerek kanı akıtılmayan, dondurulmuş veya konserve etlerin İslam usullerine göre kesilmiş olması şartını dahi anlaşmaya koydurmuyor veya aklına dahi getirmiyor. Yine bu anlaşma ile satın alınarak sabun yapımında kendi ürünümüz zeytinyağının yerine kullanılacak olan don yağının içinde domuz yağının bulunmaması şartı da anlaşmaya konulmuyor…” (Tunçkanat, age, s. 69-71)

Görülen o ki tam bağımsızlığın olmadığı yerde tam Müslümanlık da olmuyor.

Sinan MEYDAN

Kaynak: Sözcü

Devamını oku...

3 Nisan 2017 Pazartesi

Kemâl Günü: 18 Kasım 1938

Mahatma Gandhi

Atatürk'ün 10 Kasım 1938'deki ölümü tüm mazlum milletleri, tüm İslam dünyasını yasa boğdu. Hindistan Müslümanlarının acısı büyüktü. "Hayatımda iki büyük Müslüman bilirim. Birisi o dini tebliğ eden Hazreti Muhammed, diğeri ise İslam'ı hurafelerden temizleyen büyük lider Gazi Mustafa Kemal Paşa." diyen Hindistan Ligi Genel Başkanı (Pakistan'ın kurucusu) Muhammed Ali Cinnah, 11 Kasım 1938 günü bir duyuru yayımlayarak 18 Kasım 1918 Cuma gününün bütün Hindistan'da "Kemal Günü" olarak kutlanmasını önerdi. Cinnah, Hindistan İslam Ligi'nin il, ilçe ve köy teşkilatlarından, "Modern Türkiye'nin kurtarıcısı ve yaratıcısı, İslam'ın en büyük evlatlarından biri ve dünyaca ünlü sima Mustafa Kemal Atatürk'ün" açık hava toplantıları düzenlenerek anılmasını istedi. Bu doğrultuda bütün Hindistan'da 18 Kasım 1938 günü "Kemal Günü" ilan edilerek okullarda, devlet dairelerinde, camilerde, Atatürk'ü anma toplantıları yapıldı. Bayraklar yarıya indirildi. Bütün camilerde Atatürk'e dualar edildi. Hindistan camilerinde Atatürk için gıyabi cenaze namazı (guhbana namaz-ı cenaze) kılındı. Binlerce gözü yaşlı Hindistanlı bu cenaze namazına katıldı. Hindistan gazeteleri Atatürk'ün ölümü nedeniyle yayımlanan baş sağlığı mesajlarıyla doldu. O mesajlardan biri de Mahatma Gandhi'ye aitti:

"Atatürk insanlığın büyük evlatlarından biriydi. O inançlı bir savaşçının yurdunu kurtarabileceğini kanıtladı. Dünya onun eyleminden bir özgürlük dersi çıkarmıştır. Böylesine azimli, ulusuna ve yurduna bu kadar bağlı bir devlet adamı, böyle bir reformcu ancak birkaç yüzyılda bir doğar."

Atatürk öldüğünde Mısır'da 7, İran'da 11 gün yas ilan edildi. Bayraklar yarıya indirildi. 


Kaynak: 1923-Kuruluş Ayarlarına Dönmek, Sinan MEYDAN

Devamını oku...

11 Ocak 2017 Çarşamba

Atatürk ve Ulusal Egemenlik

Mustafa Kemal ATATÜRK

"Türkiye Büyük Millet Meclisi, Halifenin değildir ve olamaz. Türkiye Büyük Millet Meclisi yalnız ve yalnız milletindir. Milletin seçtiği vekillerden oluşur. Bu meclis yalnız ve yalnız milletin emrine itaat etmek zorundadır. İsmi ve makamı ne olursa olsun millet, bu hakkını bir kişiye veremez."

"Egemenlik, hiçbir anlamda, hiçbir biçimde, hiçbir renk ve belirtide ortaklık kabul etmez. Sanı ister halife olsun, ister ne olursa olsun, hiç kimse bu ulusun yazgısında ona ortak çıkamaz. Ulus, buna kesinlikle göz yumamaz."

"Vatandaşlar, herhangi bir kişiyi istediğiniz gibi sevebilirsiniz. Kardeşiniz gibi, arkadaşınız gibi, babanız gibi, çocuğunuz gibi, sevgiliniz gibi sevebilirsiniz. Fakat bu sevgi sizi, millî varlığınızı bütün sevgilerinize rağmen herhangi bir kişiye, herhangi bir sevdiğinize vermeğe yöneltmemelidir. Bunun tersine hareket kadar büyük hata olamaz. Bir millet için, bir millet varlığı, bir millet şerefi ve onuru, bir millet büyüklüğü için bu kadar büyük bir yanlış olamaz."

"Toplumda en yüksek hürriyetin, en yüksek eşitlik ve adaletin devamlı şekilde sağlanması ve korunması ancak ve ancak tam ve kat’î mânasiyle millî egemenliğin kurulmuş bulunmasına bağlıdır. Bundan ötürü hürriyetin de, eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası millî egemenliktir."

"Hiç şüphe yok, devletimizin ebedi müddet yaşaması için, memleketimizin kuvvetlenmesi için, milletimizin refah ve mutluluğu için hayatımız, namusumuz, şerefimiz, geleceğimiz için ve bütün kutsal kavramlarımız ve nihayet her şeyimiz için mutlaka en kıskanç hislerimizle, bütün uyanıklığımızla ve bütün kuvvetimizle millî egemenliğimizi muhafaza ve müdafaa edeceğiz."

"Millî emeller, millî irade yalnız bir şahsın düşünmesinden değil bütün millet fertlerinin arzularının, emellerinin bileşkesinden ibarettir."

"Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir."

"Millî egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur. Milletlerin esareti üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmağa mahkûmdurlar."

"Bir millet, varlığı ve hukuku için bütün kuvvetiyle, bütün fikri ve maddî güçleriyle alâkadar olmazsa, bir millet kendi kuvvetine dayanarak varlığını ve bağımsızlığını temin etmezse şunun, bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz. Millî hayatımız, tarihimiz ve son devirde idare tarzımız, buna pek güzel delildir. Bu sebeple teşkilâtımızda millî güçlerin etken ve millî iradenin hâkim olması esası kabul edilmiştir. Bugün bütün cihanın milletleri yalnız bir egemenlik tanırlar: Millî egemenlik..."

"Bütün cihan bilmelidir ki artık bu devletin ve bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur, hiçbir makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır. O da millî egemenliktir. Yalnız bir makam vardır. O da milletin kalbi, vicdani ve mevcudiyetidir."

"Egemenliğine doğrudan doğruya sahip olmanın kıymetini pek iyi anlayan ve pek iyi bilen millet, bu mukaddes egemenliğine karşı baş gösterecek her tehlikeyi kahredecektir."

"Millî egemenlik uğrunda canımı vermek, benim için vicdan ve namus borcu olsun."

"Yeni Türkiye Hükümetinin öz cevheri millî hâkimiyettir. Milletin kayıtsız ve şartsız hâkimiyetidir."

"Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bütün programlarının temel ilkesi şu iki esastır. Tam bağımsızlık, kayıtsız şartsız milli egemenlik."

"Kayıtsız şartsız tabiriyle açıkça ifade edilen egemenliği, milletin sorumluluğunda tutmak demek, bu egemenliğin en küçük bir parçasını; sıfatı, ismi ne olursa olsun, hiçbir makama vermemek, verdirmemek demektir."

"Benim gayem Türkiye'de, yeni Türkiye Cumhuriyeti'nde millet egemenliğini güçlendirmek ve ebedileştirmektir."

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK




Kaynaklar
http://www.atam.gov.tr/ataturkun-soylev-ve-demecleri/izmitte-halk-ile-konusma
http://www.ataturkdevrimleri.com/yazi-92-ataturk-un-milli-egemenlik-ile-ilgili-ozdeyisleri.html
http://www.bilgealtun.com/?pnum=284&pt=Milli+Egemenlik+ve+Ba%C4%9F%C4%B1ms%C4%B1zl%C4%B1k%2FATAT%C3%9CRK%27%C3%BCn+S%C3%B6zleri
http://www.atam.gov.tr/ataturkun-soylev-ve-demecleri/samsun-ogretmenleriyle-konusma

Devamını oku...

25 Aralık 2016 Pazar

Kırk Paranın Hesabını Soran Atatürk ve İnönü

40 paranın hikayesi

Sabiha Gökçen'in anlattığına göre bir gün Türk Hava Kurumunun hesaplarını kontrol eden İnönü, "hesaplarda 40 para oynadığını" görmüş ve bu durumu Atatürk'e nakletmiştir. Gülümseyen Atatürk, "Demek mesele bu... 40 paranın hesabı seni bu kadar yorup üzdü. Tam adamını bulup (Fuat Bulca) bunların başına getirmiştim... Haklısın... 40 para günün birinde 40 lira, 40 lira 400 lira olur... Bu da giderek büyür halkın ağzında... Böyle kuruluşlara olan güveni sarsar... Biz Cumhuriyet'i kurarken böyle 40 paralara çok ihtiyacımız oldu..."

İnönü, yaptırdığı inceleme sonunda bu 40 paranın yanlışlıkla bir başka hesaba geçirildiğini belirlemiştir. 

Sabiha Gökçen şöyle diyor:

"Bu benim yakından tanık olduğum bir konuşma, bir olaydır. Türk Hava Kurumunun 40 parası uğruna harcanan emek ve zamanı belgeleyen kutsal bir olay... Şayet ülke ve bazı müesseseler bugüne kadar sarsılmadan, alın aklığı ile gelebilmişse hep bu '40 paranın' hesabı sorulduğu, milletin parası üzerine titrendiği için gelinebilmiştir kanısındayım... Onlar bir başka devlet adamlarıydı."


Kaynak: Panzehir, Sinan MEYDAN
Devamını oku...

19 Aralık 2016 Pazartesi

Parasız Devrimci Atatürk

parasız devrimci ATATÜRK

"İnsan hürriyet vasıtası olarak servete sahip olmalıdır. Yoksa servete esir olmak için değil." 
ATATÜRK

Atatürk'ün mal varlığı konusundaki ilk yalan, azılı bir Atatürk düşmanı olan 150'liklerden Mevlanzade Rıfat'a aittir. Mevlanzade Rıfat, daha Atatürk Samsun'a çıkmadan önce 24 Mart 1919'da Hukuk-i Beşer adlı gazetede 1. Dünya Savaşı'na katılan komutanlara -dolayısıyla Atatürk'e- İttihatçıların vagon vagon altın dağıttıklarını ileri sürmüş ve komutanlara "büyük alçaklar ve haydut başları..." diye hakaret etmiştir. Bunun üzerine Atatürk, Harbiye Nezareti'ne bir dilekçeyle başvurarak bu yazıyı kaleme alan Mevlanzade Rıfat'ın cezalandırılmasını istemiştir. Atatürk, bir nüshasını da Vakit, Alemdar ve Yeni Gün gazetelerine gönderdiği dilekçesinde "o sefil iftiracı..." diye hitap ettiği Mevlanzade Rıfat'ın Türk ordusunun şerefli komutanlarına "hırsızlık" suçlamasıyla hakaret etmesine çok bozulmuştur. Bunun "büyük bir ahlaksızlık ve sefil bir vicdansızlık olduğunu belirterek bu "namussuzca iftirayı ve sahibini lanetlediğini" belirtmiştir. 

Atatürk'ün Harbiye Nezareti'ne gönderdiği dilekçesi işleme konulmadığı gibi, Mevlanzade Rıfat kendisine hakaret edildiği gerekçesiyle Atatürk'e dava açmıştır.

Atatürk'ün mal varlığı konusundaki ikinci yalan Kurtuluş Savaşı yıllarında İstanbul'da mütareke basınınca ortaya atılmıştır. 

Atatürk'ün İstanbul Divanı Harbi Örfisi'nce idama mahkûm edildiği günlerde İstanbul'da İtilaf Devletlerinin parasıyla çıkan İkdam gazetesinde "Mustafa Ahval-i Hususiyeti" başlıklı bir makalede Jurnal Deryan gazetesinin Ankara'daki muhabirinin aktardığı şu bilgilere yer verilmiştir: "Mustafa Kemal'in Ankara'da oturduğu konak Ankara eşraf ve tüccarlarından Hüseyin Bey adında birisinin konağıdır. Beyaz odalı ve 12 odalı olan bu mesken haricen İstanbul civarındaki köşklere benzemektedir. Pencerelerde görülen manzara sahilleri ağaçlarla sayeder Çubuk Suyu'nun suladığı kadim Ankara Ovası'na kadar imtidad etmektedir. Mavi sema üzerinde tepeleri dumanlı Elmadağ'ı görünmektedir. İşte Mustafa Kemal her sabah şafaktan biraz sonra kalktığı zaman bu nefis panoramayı temaşa eylemektedir."

Ancak Atatürk Ankara'da önce Ziraat Mektebi'nde sonra istasyon binasında oturtmuştur. Sonra da Ankaralılar, Çankaya'da Bulgur Tevfik Efendi'nin evini 4500 liraya satın alarak Atatürk'e hediye etmişlerdir. Burası önce Kasapoğlu Agob'un eviydi. Tevfik Efendi'nin Agob Efendi'den satın aldığı bu evi belediye de Tevfik Efendi'den satın alıp Atatürk'e hediye etmiştir. Bu ev kendisine hediye edilmek istendiğinde evin tapusunun kendi üzerine yapılmasını kabul etmemiş, evin tapusu ordu adına yapılınca ancak eve taşınmıştır. Enver Behnan Şapolyo'nun anlattığına göre Atatürk'ün ikamet ettiği "Çankaya Köşkü basit bir şekilde döşenmiştir."  

Atatürk, "Para sarf etmesini sevmez, çok muktesittir." O günlerde "Ankara mebusu" olarak 100 lira maaş almaktadır.

Atatürk'ün kendi ifadesiyle "büyük ihtirasları" vardır ancak bunlar "büyük paralar elde etmek gibi maddi ihtiraslar" değildir. Bir mektubunda şöyle demiştir: "Benim ihtiraslarım var, ham de pek büyüklari fakat bu ihtiraslar yüksek makamlar işgal etmek ve büyük paralar elde etmek gibi maddi emellerin teminiyle değil. Ben bu ihtirasların gerçekleşmesini, vatanıma büyük faydaları dokunacak, bana da liyakatle bir vazifenin canlı iç rahatlığını verecek büyük bir fikrin başarısında arıyorum. Bütün hayatımın ilkesi bu olmuştur. Ona çok genç yaşımda sahip oldum ve son nefesime kadar da onu korumaktan geri kalmayacağım."

"Benim bütün hayatımda, bu ana kadar takip ettiğim gaye hiçbir vakit şahsi olmamıştır. Her ne düşünmüş ve her neye teşebbüs etmiş isem daima memleketin, milletin ve ordunun adına ve çıkarına olmuştur. Hiçbir zaman şahsımın sivrilmesini ve öne çıkmasını göz önüne almamışımdır."

Küçük yaşta yetim kalan yoksul aile çocuğu Atatürk, 57 yıllık ömrünün en az 40 yılını para sıkıntısı içinde geçirmiştir. Falih Rıfkı Atay'ın deyişiyle, "Gazi varlıksız bir aile çocuğu gibi hayli sıkıntılı bir öğrencilik ve subay hayatı geçirmişti. Aylığı hiçbir zaman masrafına yetmezdi. Biraz rahat bir hayata büyük komuta rütbelerinde kavuşabilmiştir."

Atatürk hayatındaki en büyük para sıkıntısını Kurtuluş Savaşı yıllarında yaşamıştır. 19 Mayıs'da Samsun'a çıkarken kendisine Dahiliye Nezareti ödeneğinden 1000 lira ile 23 karargâh mensubunun 3 aylık maaşları, yollukları ve yüzde 50 zam verilmiştir. Oysa Atatürk'ü Anadolu'ya gönderenler, 1920'de Sadrazam Damat Ferit'e ve birkaç kişilik heyetine 70 bin lira verip Paris Barış Konferansı'na göndermişlerdir. Ayrıca Padişah Vahdettin ve Sadrazam Damat Ferit, Atatürk Anadolu'ya geçip de kendisine verilen görevin tam tersine halkı direnişe çağırıp Milli Hareket'i alevlendirince Atatürk'ü yok edip Milli Hareket'e son vermek için kurdukları Kuvay-ı İnzibatiye'ye tamı tamına 1.250.850 lira ödenek ayırmışlardır. İşin daha da iğrenç tarafı şu: "Mustafa Kemal ve Arkadaşlarının İdamı" başlığıyla Divan-ı Örfi Riyaseti'nin idam kararı yayımlanmıştır. Bu idam karar metninin sonunda Atatürk'ün "mallarının da haczedilmesine" karar verildiği belirtilmiştir.

Atatürk ve Temsil Heyeti Sivas'tan Ankara'ya hareket ederken tam anlamıyla "yoksulluk" içindedir. Mazhar Müfit Kansu bu yoksulluğu "Bütün paramız, yol için 20 yumurta, bir okka peynir ve 10 ekmeğe yettiğinden bunları aldırdık." diye ifade etmiştir. Sabahları bir bardak çay ile bir dilim ekmek yediklerini belirtmiştir. Kansu şöyle devam etmiştir. Ekmekçilere bile verecek paramız kalmamıştı. Benim bir kürküm vardı. Erzurumlu Nafız Bey'e müracaat ederek sattırılmasını rica ettim. 'Nafız Bey, Ocak ayı içindeyiz, ne giyeceksin?' diyerek satmamakta ısrar ettiyse de ne olursa olsun kulağıma giremezdi. Aç mı kalacaktık? Nihayet onu da sattık. Kimsede satacak bir şey kalmadı. Paşa ile bu konuda bir çare bulamayarak 'Hele sabah olsun' diyerek odalarımıza çekildik. Ankara'ya geldiğimiz zaman hemen bir hafta bizi belediye besledi.

Trakya'daki Müdafaa-i Hukukçular, 1. Ordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa aracılığıyla Temsil Heyeti'nden para isteyince Atatürk Trakya örgütüne "Müdafaa-i Hukuk Örgütü'nün parası yoktur." diyerek kendi gelir kaynaklarını kendilerinin yaratmasını istemiştir.

Atatürk para sıkıntısı çekilen o günlerde 3 Mayıs 1920'de Kazım Karabekir Paşa'ya çektiği bir telgrafta, "Elde beş para bulunmadığı malum-u devletleridir. Şimdilik içeride bir kaynak da bulunmuyor. Başka taraftan sağlanıncaya kadar Azerbaycan hükümetinden en geniş ölçüde borç alma olanağının düşünülmesini ve sağlanmasını rica ederim." 

O günlerde yaşanan büyük para sıkıntısının aşılmasında Rauf Orbay'ın bulduğu 1000 lira, Kılıç Ali'nin Ali Galip Olayı'nda el koyup Atatürk'e verdiği 6000 altın, Binbaşı Süleyman Bey'in ayarladığı 900 lira, Erzurum Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyelerinin kendi aralarında toplayıp Atatürk'e verdikleri 1000 lira, Sivas Osmanlı Bankası Müdüründen alınan 100 lira ve Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi'nin Ankara tüccarlarından toplayıp Atatürk'e teslim ettiği 1000 lira etkili olmuştur.

Öyle bir zaman gelmiş ki Atatürk'ün annesi ve kız kardeşi işgal İstanbul'unda tamamen parasız kalmıştır. Atatürk de onlara evdeki halıları ve kilimleri satmalarını söylemiştir.

Atatürk'ün para sıkıntısı Sakarya Savaşı öncesinde de devam etmiştir. O günlerde Çankaya'da yaver dairesinin nöbetçi çavuşu Ahmet Çavuş, bir gün Miralay İzzettin (Çalışlar) Bey'in karısının gelip Atatürk'le görüşmek istediğini, biraz sonra Polatlı'ya hareket edecek olan Atatürk'ün, İzzettin Çalışlar'ın karısıyla yaverlik dairesinde şöyle bir görüşme yaptığını belirtmiştir:

Gazi hazretleri: 'Hayrola?' diye sorunca kadın elindeki mektubu uzatıp iki çocuğu olduğunu, kendisine Kayseri'ye gitmek için yardımda bulunmasını istedi. Bunu üzerine Gazi hazretleri cebinden cüzdanını çıkarıp: 'Bütün param budur... Başka param yok hanım... (Üzüntüyle) eğer başka param varsa gövdeme yapışsın.' diyerek kadına bütün  bir 50 liralık banknot verdi. 'Üzülme, Allah büyüktür. İnşallah her şey düzelecek, iyi olacak.' dedi.

Başkomutan Atatürk, Büyük Taarruz öncesinde daha fazla beklenilmeden taarruza geçilmesini isteyen Meclis'e, "Taarruza geçmek için önce askeri hazırlığı ikmal etmek lazımdır. Askeri hazırlığın ikmali için de 15 milyon lira lazımdır." diye seslenerek Maliye Vekaleti'nden derhal 15 milyon liranın bulunup kendisine verilmesini istemiştir.

Maliye Vekili Hasan Fehmi Bey, Rusya'dan gelen son 300 bin altın, Osmanlı Bankası Müdüründen aldığı 1.5 milyon lira ve Hindistan Hilafet Cemiyeti'nin gönderdiği paradan 500 bin lira olmak üzere toplam 2 milyon 100 bin lira olduğunu belirtmiştir. Geri kalan 12 milyon 900 bin lira da tahsisat ve vergilerle sağlanmış ve 15 milyon hazırlanıp Başkomutan Atatürk'e verilmiştir.


Kaynak: Panzehir, Sinan MEYDAN

Devamını oku...
Related Posts with Thumbnails Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...